28 Haziran 2017 Çarşamba Saat 15:43
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Müslümanlık ve onun vazgeçilmez farzı Hicret unutuldumu?
03 Kasım 2013 Pazar Saat 11:02
Yaşadığın vatanında İslamı Allahın emrettiği gibi yaşayamıyorsan, Mücadele de edemiyorsan Tek yol kalıyor HİCRET, Unutmayalım Unutturmayalım

HİCRET: Bir yerden başka bir yere göç etmek.

İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, işte gerçek mü minler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır. Bunlardan sonra iman edip hicret edenler, sizinle beraber cihad edenler var ya, işte onlar da sizdendir. Allah ın hükmüne göre, akrabalık yönünden yakınlıkları olanlar, birbirlerine vâris olmaya daha lâyıktırlar. Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla bilir (Enfâl Sûresi, 8/74-75).


Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabinin Islâm devletini kurmak üzere Mekke'den Medine'ye göç etmeleri.


Rasûlullah Mekke'de teblig görevini sürdürürken Kureysliler de inkârlarinda diretiyorlardi. Peygamberimiz teblig görevini Mekke'nin dışına taşırmak istiyordu. Bu nedenle Taif'e gitti. Tâifliler de Kureysliler gibi inkârcilikta direnmisler ve Peygamberimizi tasa tutmuslardı. Peygamberimiz onlarin bu cahilce hareketleri karsisinda yılmamıştır. Özellikle hacc mevsiminde Mekke dişindan gelen insanlarla görüş üyor onlara Islâm'i anlatıyordu. Peygamberimiz bir gün Akâbe mevkiinde Medineli alti ki si ile karsilasti. Onlara Ku r'ân okudu ve İslâm'a davet etti. Medineliler Peygamberimizle konuştuktan sonra durumu kendi aralarında deĞerlendirdiler.

"Yahûdilerin gelecegini bildikleri ve kendisiyle bizi korkuttuklari peygamber bu olmasin" dediler. Yahûdilerden önce müslüman olmanin geregine inanip müslüman oldular.


Medine'de bulunan Yahudiler bir Peygamber'in gelecegini biliyorlardi. Medinelilerle aralan açilan Yahudiler onlara "Bir Peygamber gönderilmek üzeredir. O Peygamber gelince biz ona tabi olacagiz, Irem ve Âd kavimleri gibi sizin kökünüzü. kaziyacagiz" diyorlardi.


Akabe'de Müslüman olan Medineliler memleketlerine gittiklerinde bu durumu yakinlarina aktardiktan bir yil sonra, daha önceki Müslümanlarla birlikte on iki kisilik bir topluluk Hacc için Mekke'ye geldi. Bunlar Peygamberimizle görüstü ve "hirsizlik yapmamak, zina etmemek, çocuklari öldürmemek, iftira etmemek, Allah ve Rasûlüne muhalefette bulunmamak hususunda" peygamberimize söz verip bey'at ettiler.


Peygamberligin onüçüncü yilinda Medineli müslümanlardan yetmis iki kisilik bir grup hacc için Mekke'ye geldiler. Peygamberimizle Akabe mevkiinde görüsmek üzere toplandilar.


Hz. Peygamber (s.a.s), amcasi Abbas'la birlikte Akabe'ye geldi. Abbas henüz müslüman olmamisti. Ebu Talib'in vefatindan sonra peygamberimizle daha çok ilgilenmeye baslamisti. Bu ilgi kabile bagindan ileriye gitmiyordu. Toplantida ilk konusmayi Abbâs yapti; "Ey Hazrec toplulugu, bu benim kardesimin ogludur. Benim yanimda insanlarin en sevgilisidir. Siz onu tasdik ediyor onun getirdiklerine inaniyor ve kendisini alip götürmek istiyorsaniz, sizden bu hususta beni tatmin edici bir söz almak isterim. Siz ona vereceginiz sözü yerine getirebilecek ve kendisini muhaliflerinden koruyabilecek misiniz? Bunu geregi gibi yaparsaniz ne iyi; yok eger Mekke'den çiktiktan sonra kendisini yardimsiz birakacak rüsvay edecekseniz simdiden bu isten vazgeçiniz, onu birakimi. Yine kavmi arasinda ve yurdunda izzet ve serefiyle korunmus olarak yasasin."


Hz. Abbas'tan sonra Hz. Peygamber (s.a.s) konustu. Bundan sonra Medineli müslümanlar düsüncelerini söylece açikladilar: "Allah'tan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bey'at ediyoruz. Biz, Rabbimiza bey'at ediyoruz Allah'in kudret eli ellerimizin üzerindedir. Kendimizi, ogullarimizi, kadinlarimizi esirgeyip korudugumuz seylerden seni de, esirgeyip koruyacagiz. Eger bu ahdimizi bozarsak, Allah'in ahdini bozan, yaramaz, bedbaht insanlar olalim. Ya Rasûlallah! Biz ahdimizde sadikiz".


Peygamberimiz iki sart ileri sürdü, "Rabbim için sartim: O'na hiç bir seyi ortak kosmamaniz yalniz O'na ibadet etmeniz, kendinizi, çocuklarinizi, kadinlarinizi esirgeyip korudugunuz seylerden, beni de esirgeyip korumanizdir" buyurdu. Medineliler: "Böyle yaptigimiz zaman bizim için ne var" dediler. Allah Rasûlü de: "Cennet var" buyurdular. Medineliler "bu kârli alis veristir" deyip Allah Rasûlüne bey'at ettiler.


Mekke müsrikleri Akabe bey'atlariyla ilgili haberi alinca Allah Rasûlünü Mekke disina çikarmamak için önlemler almaya basladilar. Bir müddet sonra peygamberimiz müslümanlarin Medine'ye hicret etmelerine izin verdi. Ilk olarak Cahsogullari hicret ettiler. Bunlardan sonra Hz. Ömer hicret için önce silahini kusandi, Kâbe'yi tavaf etti. Çevrede bulunan müsriklere de hicret etmekte oldugunu bildirdi. "Anasini aglatmak karisini dul birakmak isteyen varsa beni izlesin" diyerek büyük bir grup sahabe ile birlikte hicret etti."


Hz. Ömer'den sonra Hz. Hamza ve diger müslümanlar hicret ettiler.


Hz. Ebû Bekir de hicret etmek istiyordu ancak, Peygamberimiz ona "acele etme, belki Allah sana bir arkadas bulur" diyerek beklemesini söyledi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir iki deve satin alip, hicret edecegi günü beklemeye basladi.


Kureysliler müslümanlarin Medine'de tutunduklarini görünce telasa düstüler. Peygamberimizin hicretine engel olabilmek için Darü'n-Nedve adi verilen meclis binasinda toplandilar. Çesitli fikirler ve düsünceler ileri sürerek sonuçta Ebû Cehil'in düsüncesinde karar kildilar.


Ebu Cehil, her kabileden bir delikanlinin seçilmesini, bunlarin hep birlikte Peygamberimizi öldürmelerini teklif etti. Böylece Abdi Menâçogullarinin bütün kabilelerle çarpisamayacagini, kan davasindan vazgeçeceklerini bildirdi.


Onlar bu tip hileler düsünürlerken Peygamberimiz Hz. Ebû Bekir'in evine vardi. Allah'in kendilerine hicret iznini verdigini bildirerek yol hazirliklarina baslanildi. Mekkelilere ait bazi emanetlerin sahiplerine teslim edilmesi ve müsrikleri yaniltmak amaciyla Hz. Ali'ye Peygamberimizin evinde kalmasi emredildi.


Gecenin geç vaktinde müsrikler Peygamberimizin evini kusattilar. Allah Rasûlü Kur'ân okuyarak Allah'a siginmis böylece müsriklerin arasindan görünmeden geçmistir. Bir müddet sonra müsrikler Peygamberimizin yataginda yatanin Hz. Ali oldugunu görünce hayrete düsmüs ve tuzaklarinin bosa gittigini anlamislardir.


Rasûlullah (s.a.s) Hz. Ebu Bekir'le birlikte Sevr Dagi'na dogru yol alip Hira magarasina gizlendiler. Bu dag Medine tarafinda degil, Cidde tarafinda Mekke'nin kuzey batisinda yer aliyordu. Müsrikleri sasirtmak için de böyle bir yola basvurulmustu.


Müsrikler hz. Ali'yi ve Hz. Ebû Bekir'in kizi Esma'yi sikistirmis fakat bir sey ögrenememis lerdir. Iz sürenleri yanlarina aldilar; dag, tepe demeden her tarafi aradilar. Bir ara magaranin agzina kadar geldiler, magaranin önüne bir güvercinin hemen Rasûlullah'in oraya girmesinden sonra yuva yaptigini, örümcegin ag örttügünü görünce Allah Rasülünün magarada gizlenmesinin mümkün olabilecegini düsünemediler. Elleri bos olarak geri döndüler.


Hz. Peygamber (s.a.s) ile Hz. Ebu Bekir bu magarada üç gün kaldilar. Hz. Ebu Bekir'in oglu Abdullah ve kizi Esma onlara yemek tasidilar. Hz. Ebu Bekir'in çobani da koyunlarini Abdullah'in geçtigi yerlere sürerek izlerini silmeye çalisti. Yol Kilavuzu Uraykit Peygamberimiz ve Hz. Ebubekir'in binecegi develeri getirdi. Peygamberimiz devenin ücretini Ebu Bekir'e ödeyerek yola koyuldular. Yolculukta geceleri yol aliyor, gündüzleri gizleniyorlardi.


Kureysliler, Peygamberimizi bütün ugraslarina ragmen bulamayinca saskina döndüler. Onu bulana yüz deve vereceklerini vadettiler. Bu ödül herkesi heyecanlandirdi. Yüz deveye sahip olabilme ümidiyle her tarafi aramaya basladilar. Her yöne haberciler gönderildi. Bu habercilerden birisi de Süraka'nin yurduna gelmisti. Onlar da Allah Rasûlünü bulabilmek ve yüz deveye sahip olabilmek için firsat kolluyorlardi. Bir gün adamin birisi üç kisilik bir yolcu kabilesinin gitmekte oldugunu gördü. Bunu bir toplulukta anlatti. Süraka uyanik bir kimse idi. Adami yaniltmak ve sözü kesmek için onlar falancalardir dedi. Adam da kesin bir sey bilmediginden susmak zorunda kaldi. Bunun üzerine Süraka evine geldi. Atini ve oklarini hazirladi. Belirtilen yöne dogru hizla yol almaya basladi. Süraka kisa bir müddet sonra Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir'e yetisti. Onlara "bugün seni benden kim kurtarabilir" diye bagirdi. Peygamberimizin duasiyla Süraka'nin atinin ön ayaklari kuma gömüldü. Böylece Allah bu kutsî Medine yolculugunda Rasûlünü yalniz birakmamis ve onu tehlikelere karsi bir kez daha korumustu.


Atinin kuma gömülmesi sonucunda gerçegi anlayan Süraka affini rica etti. Peygamberimiz de ona dua ederek affetti. Süraka minnet altinda kalmak istemiyordu. Peygamberimize ikramda bulunmak istiyordu. Peygamberimiz de onun hiç bir ikramini kabul etmek istemedi. Ikraminin kabul edilebilmesi için müslüman olmasinin gerektigini ögrendi ve müslüman oldu.


Kureys'in vadettigi yüz deveye sahip olmak isteyenlerden birisi de Büreyd idi. O da kendi kabilesinden yetmis atli ile yola çikmis, Peygamberimize yetismisti. Ancak bütün gayretlerine ragmen muvaffak olamamis sonuçta Büreyd'e Islâm teblig edildi. Büreyd ve yanindakiler müslüman oldular. Büreyd, peygamberimi zin Medine'ye bayraksiz girmesinin uygun olmayacagini düsünerek, basindan sarigini çikardi, mizraginin ucuna bagladi, böylece Medine'ye kadar Peygamberimizin bayraktarligini yapmis oldu.


Peygamberimizin Mekke'den çiktigini duyan Medine'deki müslümanlar yollari gözlüyorlardi. Her gün günesin dogumundan önce Harra mevkiine çikiyorlar, sicak bastirincaya kadar bekliyorlardi. Bir gün Yahudi'nin birisi bir isiyle ilgili olarak yüksek bir kuleye çikip etrafi gözetlemeye baslamisti. Peygamberimizin ve arkadaslarinin gelmekte oldugunu gördü. Kendisini tutamayarak heyecanla " ey Arap toplulugu! Iste nasibiniz, devletliniz, beklediginiz ulu kisiniz geliyor" diyerek Rasûlullah'in geldigini onlara haber verdi.


Medineliler yollara dökülüp Peygamberimizi karsiladilar. Peygamberimiz burada bir müddet kaldi ve Kuba Mescidi'ni insa ettirdi. Hz. Ali de Kuba'da Rasûlulah'a yetisti.


Süheyb b. Sinan da hicret etmek için yola çikmisti. Kureysliler onun yolunu çevirdiler, göndermek istemediler. Süheyb, biriktirdigi bütün serveti Kureyslilere birakmak sartiyla yoluna devam etti.


Peygamberimiz bir kaç gün sonra Medine'ye hareket etti. Hareketinden önce Neccârogullarina kendisini Medine'ye götürmeleri için haber gönderdigi de rivayet edilmektedir. Abdulmuttalib'in annesi Neccarogullarinin kiziydi. Dolayisiyla Neccarogullari Abdulmuttalib'in dayilari oluyordu.


Neccarogullari Peygamberimizi Medine'ye götürdüler. Halk Peygamberimizi agirlamak için can atiyordu. Allah Rasûlü hiç kimseyi kirmak istemiyordu. " Devenin yolunu açiniz. Nereye çökecegi ona buyrulmustur" diyordu. Deve bos bir araziye çöktü. Peygamberimiz bu araziye akrabalarindan kimin evinin yakin oldugunu sordu. Böylece Neccarogularindan Ebu Eyyûb El-Ensâri'nin evine misafir oldu.


Hz. Peygamber (s.a.s)'in Medine'ye gelisi Medineli mü'minleri büyük bir sevince bogdu.


Bütün mü'minler, evlerinin damina çikmis; gençler ve hizmetçiler yollara dökülmüsler "Yâ Rasûlallah! Yâ Muhammed! Yâ Rasûlallah!" diyerek bagiriyorlardi. (Müslim, Sahih, VIII, 237). Çocuklar ve hizmetçiler, yollarda ve damlarda "Rasûlullah geldi! Allahû ekber! Muhammed geldi! Allahû ekber! Muhammed geldi! Allahu ekber, Muhammed geldi! diyorlar, Habesliler de, sevinçlerinden kiliç kalkan oynuyorlardi (Ebû Davud Sünen, II, 579)


Kadinlar ve çocuklar, hep bir agizdan: "Vedâ tepelerinden dolunay dogdu bize! Allah'a yalvaran oldukça, sükür etmek gerekir halimize, Ey bize gönderilen Peygamber! Sen boyun egmemiz gereken bir emr ile geldin bize" diye siirler okuyorlardi (Semhudî, Vefaü'l-Vefa, I,187, Halebi insanü'l-Uyun, II, 58).


Berâ' b. Âzib: "Peygamber (s.a.s) Medine'ye gelince, Medinelilerin Rasûlullah'a sevindikleri kadar hiç bir seye sevindiklerini görmedim demistir.


Enes b. Mâlik de: "Ben, Rasûlullah'in Medine'ye girdigi günden daha güzel, daha parlak bir gün görmedim" der (Ibn Sâ'd, Tabakat, I, 233, 234).


Rasûlullah Medine'ye varinca mü'minlerin her biri kendi evinde agirlamak istediler ve bu konuda yarisircasina hareket ettiler. Rasûlullah'i misafir edebilmek için devesinin önüne geçiyorlardi. Efendimiz onlara "Devenin yolunu açiniz! Nereye çökecegi ona emir buyurulmustur" diyordu (Semhûdî-Vefâü'l-Vefâ, I,183).



TARIHTE HICRET: HZ. IBRAHIM (A.S)'IN HICRETI:


Hz. Ibrahim, kendi kavmine Allah'in dinini anlatmada hiç bir engel tanimamis, Nemrut'un zorbaligina boyun egmemis, bir bir iskencelere maruz kalmasina ragmen yolundan dönmemistir. Fakat O'nun bütün gayretleri bir netice dogurmamis ve toplumunu küfür batakligindan çekip almamistir. Artik netice belli olmustur; kavmi kendi dogrultusunda gitmektedir. Hz. Ibrahim de tevhid üz ere yoluna devam etmektedir.


Hz. Ibrahim kavminin iman etmesine imkân ve ihtimal kalmadigini anlarinca, sapiklik ve küfür diyarindan uzak kalmak amaciyla, her seyiyle yalniz Allah'a kulluk edebilmek için hicret etmistir (Elmalili Muhammed Hamdi Yazir, Hak Dini Kur'ân Dili, II, 1437).


Hz. Peygamber (s.a.s) de söyle buyurmustur: "Her kim diniyle bir yerden bir yere hicret ederse, gittigi yer bir kars i yer de olsa Cennet'te Ibrahim ve Muhammed (s.a.s) onun arkadasi olur."


ASHAB-I KEHF'IN HICRETI:


Batil düzenler, gerçekten Hakk'a inananlara hayat hakki tanimak istemezler. Onlar gerektiginde bütün zulüm mekanizmalarini inananlarin aleyhine çalistirmaktan geri durmazlar. Çünkü, yarasanin isiktan ürktügü gibi, onlar da inananlarin gerçekleri ve mutlak dogrulari gözleri önüne sermeleri böylece kendi menfaatlerinin ortadan kalkmasindan, ilahlik davalarinin sahteliginin ortaya çikmasindan, sömürü çarklarinin durmasindan endiselenirler, korkarlar. Tarih boyunca inananlara zâlim düzenler eliyle yapilan zulüm, baski ve siddetin asil nedeni budur. Bugün yeryüzünün her bölgesinde müslümanlar üzerindeki baski ve terör bundan kaynaklanmaktadir.


Kur'ân-i Kerîm Ashab-i Kehf'ten: "Rablerine inanan gençler" (el-Kehf, 18/13) olarak söz etmektedir. Bunun üzerine; "Allah da onlarin hidayetlerini artirmisti". Ashab-i Kehf'in, kavimleri Allah'tan baska tanrilara taptiklari için onlardan uzaklasmalarini Kur'ân övgüyle anlatmaktadir. Onlar bu davranislariyla dogru yolu bulman ve Allah'in rahmetine kavusmayi gaye edinmislerdi.


"... Sunlar, su bizim kavmimiz, Ondan (Allah'dan) baska tanrilar edindiler. Bunlarin üzerine bari açik bir delil getirseydiler ya? Artik yalan yere Allah 'a karsi iftira edenlerden daha zâlim kimdir?" dediklerinde, onlarin kalplerini (sabir ve sebat ile hakka) baglamistik."


(Birbirlerine söyle demislerdi):


"Madem ki siz onlardan ve Allah'tan baska tapmis olduklarindan ayrildiniz, o halde magaraya (çekilip) siginin ki; Rabbiniz size rahmetinden genislik versin, isinizden de size fayda hazirlasin " (el Kehf,18/ 14,16) Böylece onlar, zâlim bir toplum içinde yasayip, dinlerini açiga vuramamaktansa magaraya çekilip orada inançlarini yasamayi tercih etmisler ve son derece az olduklari için, mevcut düzene karsi duramayacaklarini anlamis bulunuyorlardi.


HABESISTAN'A HICRET:


Islâm'in ilk yillarinda, sahabîlerin önemli bir kismina ve özellikle zayif ve kimsesizlere, "Rabbiniz Allah'tir" demeleri nedeniyle sayisiz zulümler uygulaniyor, dinlerinden vazgeçirmeleri için onlara büyük baskilar yapiliyordu. Peygamber Efendimiz, sayilari yüzü bulan sahabiye Habesistan'a hicret etmelerini tavsiye etti. Orada kendilerini himaye edecek iyi niyetli bir hükümdarin varligindan söz etti. Bunun üzerine Habesistan'a iki defa hicret edildi.


Mekke o siralarda gerçekten Islâm gibi e ssiz, tevhide dayali yüce bir inanç ve hayat düzenini kabul edenler için agir sartlari bulunan bir ortamdi. Habes istan'da da Islâmî bir düzenin varligindan söz edilemezdi ama. en azindan orada dini hürriyet vardi ve zulüm yoktu. Diger taraftan Islâm ülkesi diyebilecegimiz bir yerin de varligi söz konusu degildi. Henüz böyle bir tesebbüse girebilmek için gerekli sart ve imkanlardan da müslümanlar tamamiyla mahrum bulunuyorlardi. Bu nedenle Dârü'l- Küfr olan Mekke'yi birakip Darü'l-Emin (güven ülkesi)'e göç için bir izin verilmis oluyordu...


HICRETIN HÜKMÜ:


Kur'ân'in bir çok âyeti hicretten, hicretin gereginden, hicret edenlerden ve etmeyenlerden... söz eder.


Hicretin ne denli önemli olduguna su âyetler gayet açik bir sekilde isaret etmektedir:


"Öz nefislerinin zâlimleri olarak canlarini alacagi kimselere melekler derler ki: "Ne iste idiniz?" Onlar: "Biz yeryüzünde dinin emirlerini uygulamaktan aciz kimseler idik" derler. Melekler de: "Allah'in arzi genis degil miydi? Siz de oradan hicret etseydiniz ya" derler. Iste onlar böyle. Onlarin barinaklari Cehennemdir. O ne kötü bir yerdir. Erkeklerden, kadinlardan, çocuklardan zayif ve acz içinde birakilip da hiçbir Çareye gücü yetmeyen ve (hicret) için bir yol bulamayanlar müstesna" (en-Nisâ, 4/97, 98).


Bu âyetlerin inis sebebi hakkinda Ibn Abbas (r.a) sunu nakletmektedir:


"Peygamber (s.a.s) zamaninda bazi müslümanlar müsriklerle birlikte durup onlarin sayilarinin artmalarina neden oluyorlardi. (savas sirasinda) ok, onlardan bazilarina isabet edebiliyor veya boynu vurulup öldürülebiliyordu. Bunun üzerine bu ayetler nazil oldu. Yine Ibn Abbas (r.a.)'in rivayet ettigine göre; bir kisim Mekkeliler Islâm'a girmi s, fakat müslümanliklarini açiga vurmamislardi. Bedir savasi gününde müsrikler onlari da beraberlerinde savasa götürdüler ve bazilari bu savasta öldü. Müslümanlar bunun üzerine: "Bizim arkadaslarimiz müslüman idiler, savas a zorla sokuldular" deyip, onlara Allah'tan magfiret dilediler. Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu" (Ibn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, I, 542).


Demek ki mü'minler, bu gibi durumlard a "biz Islâm'i ayakta tutamayacak kadar zayif kimseler idik" demekle kendilerini kurtaramayacaklardir. Çünkü bunlar Islâm'i tamamiyle yasayabilmek için herhangi bir tesebbüste bulunmamislar ve böylece "kendilerine zulm etmislerdir" fakat, gerçekten hicret edemeyecek durumda bulunan zayif kimseler bundan müstesnadir.


Bu âyetler, müsrikler arasinda bulunup da dinini ayakta tutamayan herkesi kapsamaktadir. Hicret edebilecek durumda olup da hicret etmeyenlerin, kendi nefislerine zulmetmis olduklari ve bu ayetin hükmüne göre, haram isledikleri icmâ ile kabul edilmis tir (Ibn Kesîr Tefsîr, I, 542). Bu hüküm kiyamete kadar bakîdir ve genel bir hükümdür. Herhangi bir durum onu, dinini yas ayabilecegi, inancinin gereklerini yerine getirebilecegi Darü'l-Islam'a hicret etmekten alikoymaz.


Hanbelî hukukçulara göre bir kimsenin, Darü'l- Harp'te dinini açiga vurup yasayabiliyor bile olsa, müslümanlarin sayisini çogaltmak ve cihada katilabilmek için Dârü'l-Islâm'a hicret etmesi sünnet olur. Hanefi mezhebinde ise küfür diyarindan Islâm diyarina hicret etmek vaciptir. S âfiîlerden el-Mâverdî'ye göre de, müslüman herhangi bir küfür beldesinde dinini açiga vurabiliyorsa, orasi onunla Daru'l-Islâm olmu s olur. Orada durmak, hicret etmekten daha iyidir. Çünkü böylelikle kendisinden baskalarinin,da Islâm'a girmeleri umulabilir. Ancak el-Mâverdî'nin bu görü süyle, konu ile ilgili olarak Darü'l-Harp'ta kalmayi haram kilan ayet ve hadisler arasindaki aykirilik açiktir. Hicret hükmü, Darü'l-Harp'te müslüman olup oradan uzaklasabilecek güçte olan herkes için geçerlidir (es-Sevkânî, Neylü'l-Evtâr, VIII, 28, 29). Darü'l-Harp'ten hicret etmenin, herhangi bir ma'siyetin is lenmesi veya herhangi bir emrin yerine getirilmemesi veya Islâm devlet baskaninin istemesiyle vacip olacagi konusunda icmâ' vardir (es-Sevkânî, a.g.e., VIII, 29).


Kisi "ben hicret edecegim ama, gidecegim yer tanimadigim, yabancisi oldugum bir yerdir. Acaba orada geçimimi saglayabilecek miyim? Sonra ne zaman gelecegi bilinmeyen ölüm, beni yolda yakalarsa hicret etmis sayilabilir miyim..." gibi bir takim düsünceleri içinden geçirebilir. Ancak bunlar yersiz düsüncelerdir. Çünkü: "Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek, barinacak bir çok yerler bulur, genislik de bulur. Kim evinden Allah ve Rasûlüne muhâcir olarak çikip da sonra yolda ölürse, onun mükâfati Allah'a aittir (en-Nisâ, 4/1II). Bu bakimdan ne rizik endisesi ne de "yolda ölüm" düsüncesiyle farz olan hicretten geri kalamaz.


Yeryüzü iman-küfür mücadelesinin alanidir. Bu mücadelede kimi zaman iman bazan da küfür egemen olmustur. Mü'minler Islâmî kimliklerini yitirdikleri, imanî zaaflara düs tükleri, Islâmi ilimlerin yeterince tahsil edilmedigi ve cehaletin yayginlas tigi dönemlerde küfür Islâm'a gâlib gelecektir. Islâmî ilimlerin çok iyi bilindigi, Islâm'in yasandigi, imanin kalb atislarinda bile hissedildigi dönemlerde ise kuskusuz Islâm egemen olacaktir.


Islâm'in ve küfrün egemenligi ya da seytana zaman zaman firsat verilmesi insanin ve yeryüzünün kanunu hükmündedir. Dolayisiyla mü'minler Islâm'in egemen olmadigi toplu mlarda yasama durumunda kalabilirler. Bundan dolayi hicret zaman zaman gündeme gelebilir. Hicret dönemi asla kapanmaz, Mekke'nin de fethinden sonra hicret gündeme getirilemez; hicret tarihin belirli bir dönemine ait bir olay degildir. Hicret süreklilik arzeder ve kiyamete kadar kaimdir.


Mekke'nin fethedildigi gün Abdurrahman b. Safvan (r.a) babasini getirerek, Rasûlullah'a babasinin da hicret sevabindan payini almasini istedigini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: "Artik hicret yoktur" diye cevap verir. Rasûlullah'i bu konuda yumusatmak amaciyla, amcasi Hz. Abbâs'in yanina gider ve bu konuda kendisine yardimci olmasini ister. Hz. Abbâs .(r.a), Peygamber (s.a.s)'e "Allah askina kabul et" derse de, Hz. Rasûlullah su cevabi verir: " Amcamin yeminini yerine getiririm, ama hicret yoktur" Hadîsin râvilerinden olan Yezid b. Ziyâd: "Halki Islâm'in egemenligi altina girmis bulunan bir yerden hicret edilemez, demek istiyor" diye hadisi açiklamis tir (Ibn Mace Keffâret).


Burada görüldügü gibi Mekke'den hicret etmek artik söz konusu degildir. Çünkü, hicretten maksat gerçeklesmis bulunuyor. Artik Mekke'nin kendisi fethedilmek suretiyle Darü'l-Islâm olmu s ve Islâm'in bütünüyle hayata yansiyacagi bir yer haline gelmistir. Allah'tan baska hiçbir varligin hâkimiyetinden söz edilemeyecektir.


Diger bir kisim hadislerde ise, hicretin sürekliliginden söz edilmektedir:


"Kâfirlerle savasildikça hicretin sonu gelmeyecektir (es-Sevkânî a.g.e., VIII, 27). "Hicretten sonra hicret olacaktir. Yeryüzünün en hayirlilari, Hz. Ibrahim'in hicretini kendisine örnek alanlardir" (Ebû Davûd, Cihad).


Bu hadislerden anlasildigina göre, Islâm hâkim oldugu bir yerden hicret etmenin farz veya vâcib olmasi söz konusu degildir. Ancak Darü'l-Harb'den Darü'l-Islâm'a hicret etmemin vucûbu kiyamete kadardir. Ebu Bekr Ibnü'l-Arabî: "Hicret, Peygamber (s.a.s) zamaninda farz idi. Kendi dini veya nefsi için korkusu olan herkese farz olarak devam etmektedir. Kesilen hicret Mekke'nin fethinden sonra, Mekke'den Medine'ye olan hicrettir" (es-Sevkânî a.g.e., VIII, 29) der.


Hicretin hayata yansimasinda genel etkenlerden biri de Islâm devlet ba skanidir. Halife, mü'minlerin bir yerden bir yere hicret etmelerini isteyebilir. Mü'minler de buna aymak zorundadirlar. Zira müslümanlar Halifenin Islâm'a muhalif olmayan bütün emirlerine uymak zorundadirlar. Hilafet, Islâm'in bütün hükümlerinin direkt ya da dolayli olarak baglantili oldugu bir müessesedir.


Peygamber Efendimiz, bazan büyük kalabaliklari bile hicret edip etmemekle serbest birakmistir. Gönderdigi askerî müfreze (seriyye) kumandanlarina verdigi tâlimât arasinda s unlari da görmekteyiz: ".. Onlari Islâm'a davet et. Kabul ederlerse, sen de bunu kabul et ve onlarla sava sma. Sonra bulunduklari yerden muhâcirlerin yurduna hicret etmelerini iste. Bunu yaptiklarinda do muhacirlerin leh ve aleyhlerinde olanin, kendilerinin de leh ve aleyhlerine olacagini bildir. Eger hicret etmeyecek olurlarsa, durumlarinin bedevî müslümanlarin aynisi olacagini onlara bildir. Onlara mü'minlere uygulanan Allah'in hükümleri uygulanacok, ancak müslümanlarla birlikte cihada katilmadikça fey' ve ganimetten pay alamayacaklardi r" (Ibn Kesîr, Tefsîr, III, 329).


Hicretin devlet politikasinda önemli bir yeri olmalidir. Islâm Devleti, durumuna göre hicretle ilgili bir takim düzenlemelere girismek zorundadir.


Bu gibi istisnâî durumlarin maksat ve nedenleri arastirildiginda bazi zümrelerin bundan istisna edilmesi de tamamen toplumun iyilik ve hayriyla yakindan ilgilidir. Mesela: Müzeyne, Medine'nin 35 km. uzagindaydi ve yüzlerce savasçiya sahipti. Bunlarin bulunduklari topraklarda birakilmasi, Islâm Devlet topraklarini genisletme maksadini tas iyordu. Bunlarin Islâm ülkesine hicret etmeleri birçok iktisâdî zorluklarin dogmasina neden olacak ve terkedilmis verimli topraklar ve sular, yabancilari ve belki de Islâm düsmanlari tarafindan is gal edilecekti (Muhammed Hamidullah, Islam Peygamberi, II, 277, 278). Bu bakimdan Peygamber Efendimiz Islâm devleti sinirlarinin genislemesi ve müslümanlarin savas gücünün artirilmasi noktasindan hareket etmis ve duruma göre hicret üzerinde durmustur. Hicretin diger bir amaci da; Islâm devletinin gücünü art tirmaktir.


HICRET EDENLER VE ECIRLERI:


Allah (c.c) için yapilan her hareket, tavir ve söz'ün karsiliksiz kalmasi mümkün degildir. Allah için bulundugu yeri, bin bir zorluk altinda terk eden ve bununla Islâm'i daha iyi yasamayi, Allah'a daha mükemmel bir sekilde kullukta bulunmayi amaçlayan bir kimsenin eli bos döndürülmesi düsünülemez. Allah (c.c) Kur'ân-i Kerîm'de, hicret edenlere müjdeler vermektedir:


"Muhakkak iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler, iste onlar, Allah'in rahmetini umabilirler" (el-Bakara, 2/ 219; et-Tevbe, 9/2I).


"Muhacir ve ensardan daha önce iman etmis olanlarla (sonradan) onlara ihsan ile uyanlardan Allah razi olmustur. Ve onlar da Allah (in kendilerine verdigi nimet ve sevap)dan razi olmuslardir. Onlar o cennetlerde ebedî kalicidirlar" (et-Tevbe, 9/1II).


"(Kendilerine) Zulmettikten sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada iyi bir sekilde yerlestirecegiz elbette, ahiretteki ecir (leri) ise daha büyüktür. Keske ölmüs olsalardi" (en-Nahl, 16/41).


Amr b. el-Âs (r.a), Rasûlullah'a kendisinin günahlarinin affedilmesi sartiyla bey'at edecegini söyleyince, Rasûlullah'tan su cevabi aldigini anlatmisti: "Sen Islâm'in kendisinden (yani kisi müslüman olmadan) önce islemis günahlari yok ettigini bilmiyor muydun? Hicretin ve haccin da ayni sekilde (bunlar yapilmadan önce) islenmis günahlari silip süpürdügünü bilmiyor muydun?"


Allah, bütün yeryüzünün ve tüm kâinatin biricik ve mutlak sahibidir. Bütün varlik âlemini insan için yaratan ve onlari insanin emrine veren Allah'tir. Insan ise; kendisine kulluk etmek, Islâm düzenini gerekleriyle birlikte, noksansiz olarak yasamak için yaratilmistir. Bundan yüz çevirenleri cezalandiracak, sudan bahanelerle ibadetten geri kalanlarin mazeretlerini kabul etmeyecektir. Ve bu mazeretler onlari kendi nefislerine zulüm etmis olmaktan" kurtaramayacaktir. Bu konuda Allahu Teâlâ kullarina söyle seslenmektedir:


"Ey inanmis olan kullarim, muhakkak, benim mülküm olan yeryüzü (çok) genistir. O halde (suna buna degil de) yalniz bana ibadet edin (el-Ankebût; 29/56).


Bu ayetin, Islâm'i açikça ya sayamayan Mekkeli, güçsüz bir kisim müslüman hakkinda nazil oldugu bildirilmektedir.


Bu ayet, Allah'in inanan kullarina, dinlerini açiga vurup yasayamadiklari bir yerden, onu kolayca yasayabilecekleri baska bir yere hicret etmeleri için bir emirdir. Rasûlullah (s.a.s) söyle buyurmustur: "Memleketler, Allah'in memleketleridir. Kullar da Allah'in kullaridir. Nerede hayir bulursan orada yerle" ( Ibn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'âni'l Azim, II,14). Bütün insanlar Allah'in kuludur ve yeryüzü de Allah'indir, bütün genisligiyle yalniz onundur. Arz bütün insanlari içine alacak kadar genistir. O halde insan bulundugu yerde dininî, bütünüyle Allah'in emirlerini yasayamiyor, bu konuda zorluklarla karsi karsiya birakiliyor, Allah'tan baska her seye ve herkese kul olmasi için zorlaniyor ve bu telkin yapiliyorsa orasi müslümanin yasayabilecegi yer degildir. Yasayabilecegi yeri aramali ve bulmalidir. "Bütün yeryüzü Allah'in olduktan sonra, onun Allah indinde en çok sevileni kullarinin yalniz kendisine ibadet ettikleri yerdir."


Islâm'da hiç bir sey putlastirilamaz, isterse, bu içinde dogup büyüdügümüz, yakinlarimizin malimizin, ticaretimizin, aci tatli her türlü hatiralarimizin ve daha nice güzel seylerimizin bulundugu yer olsun. Müslüman nerede inancini yasayabiliyorsa, vatani orasidir. "Kisinin bulundugu memlekette yalniz Allah'a ibadet etmek kolay olmaz; dinini açiga vurmakta zorluklarla karsilasir, daralirsa, orada baglanip kalmamali, ibadetlerini serbest yapabilecegi yere gitmelidir. Hicret edip o darliktan genislige çikmak için ne gerekiyorsa yapmak ve Allah'a kulluk etmek mü'minin prensibi olmalidir" (Elmali, U.H. Y. Hak Dinî Kur'ân Dili, V, 3790).


Kaynak: Islam tarihi

-----------------


Mukaddes Göç: Hicret 

Doç. Dr. Muhittin Akgül


İnsanlığın varlığıyla başlayıp yine onun varlığıyla kıyamete dek devam edecek olan mukaddes bir yolculuktur hicret. İlk hicreti ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdem yapmıştır. Daha sonra da Hz. Nûh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa (aleyhimisselâm) gibi insanlık semasının ayları, güneşleri ve yıldızları aynı yolu takip etmiştir. Asıl hicreti ise, kametine uygun bir şekilde İnsanlığın İftihar Tablosu, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) gerçekleştirmiştir.


Hicret, insanın doğduğu yeri terk etmesidir. Sevdiğinden, eşinden, dostundan ayrılması veya ayrılma mecburiyetinde bırakılmasıdır. Dünyaya ilk gözünü açtığı, bağında bahçesinde koşup oynadığı, toprağıyla senli-benli olduğu, ayrıldığında burun kemiklerinin sızladığı evinden, köyünden ırak olmasıdır. Hicret, Hak için yola çıkma, elindeki meşaleyi muhtaçlara ulaştırma ve karanlıktakileri aydınlık iklimlere erdirme yolculuğudur. Zâlimlerin baskılarından dolayı Rabb ine kulluğu ifa edemeyenin, bütün ibadetlerini içinden gele gele ve hür bir şekilde yapabilmesi için yer değiştirmesidir hicret. Ve asıl hicret, menhiyattan, fuhşiyattan, kısacası Kur ân ın ve Resûlullah ın (s.a.s.) yasakladığı şeylerden uzaklaşmaktır.


Asıl hicreti, kametine uygun bir şekilde İnsanlığın İftihar Tablosu, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) gerçekleştirmiştir. dedik. Evet, öyledir: Kâinat umumen bir karanlık içindeydi. Uzun zamandan beri semada bir nur ve parıltı müşahede edilmemişti. Güneş, ay, yıldızlar, insanlar vs. vardı ama, bunların varlık sebebi bilinmemekteydi ve her şey âdeta bir kaosta yüzüp gitmekteydi. Günler, aylar, seneler gelip geçiyor ama, zamanın yiyip bitirdiği varlıklar ne oluyor? Hangi durumlarla karşılaşacağız? Dünyaya neden geldik? Nereye gidiyoruz? şeklindeki bir sürü soruya cevap bulunamıyordu. Bu minval üzereyken Kudret-i Sonsuz, semamızda Hz. Muhammed (s.a.s.) i tulû ettirdi. Çocukluk, gençlik dönemi derken peygamberlikle vazifelendirildi. Fakat her zaman olduğu gibi yine inanan insanlara bir sürü itirazlar, karşı koymalar, zulümler, sürgünler, boykotlar yapıldı. Bu kutlu insanın arkasında saf bağlayan bir avuç mü mine karşı akla hayale gelmeyen işkenceler yapıldı. Aç-susuz bırakıldılar, kavurucu çölün sıcağında kızgın taşların altına yatırıldılar, kaynayan kazanlara atıldılar.. ama bu hasbî insanları bir türlü dâvalarından vazgeçiremediler.


Allah Resûlü (s.a.s.), bütün bu manzaralar karşısında burkuntu üstüne burkuntu duyuyor ve gözyaşları döküyor, ama henüz karşı koyacak durumda değildi, karşı koyma izni yoktu; bu sebeple sabrediyordu, aktif sabır içinde bekliyordu. Bir süre sonra, arkadaşları içinde en zayıf ve işkencelere en çok maruz olanları, Habeşistan a göndermişti.


Çevreden her sene Ka be yi ziyarete gelenler oluyordu. Allah Resûlü bu gelmeleri fırsat biliyor, gizli gizli insanlarla görüşmeler yapıyor ve henüz yeni olan İslâm Dini ni onlara da anlatmaya çalışıyordu. Bir defasında Medine den gelen birkaç insanla görüştü. Bunlar Es âd b. Zürare, Avf b. Hâris, Râfi b. Mâlik, Kutbe b. Âmir, Ukbe b. Âmir ve Hâris b. Abdullah tı. Bu kutlu insanlar, ertesi yıl 12 kişi olarak Akabe denen yerde Allah Resûlü yle (s.a.s.) gizlice bir araya geldiler. Resûlullah (s.a.s.) onlardan Allah a şirk koşmama, zina ve hırsızlık yapmama, çocukları öldürmeme, masum insanlara iftira atmama, Peygamber e karşı gelmeme gibi hususlarda söz aldı. 


İşte bu kişiler Medine nin ilkleri olan ve başlarında Esad b. Zürare nin bulunduğu Hazreç kabilesine mensup kudsilerdi. Bir yıl sonra yeniden buluşmak üzere buradan ayrıldılar. Ertesi yıl buluşma yerine 70 insanla gelmişlerdi. Hepsi Müslüman oldu. Artık Yesrip Medineleşiyor ve inananlar için sığınılacak bir kucak hâline geliyordu. Birer birer insanlar bu mübarek beldeye gitmeye başladılar. Hem de senelerce toprağını kokladıkları, havasını teneffüs ettikleri, ovasında-vadisinde koştukları, karyelerin anası olan vatanlarını terkederek.


Evet, ayrılmak çok zordu. Bazısı anasından, bazısı babasından, diğer bir kısmı hanımından, çocuğundan ayrılarak Yesrib in (Medine) yolunu tutmuştu. Zira yolculuğa çıkanlar sadece inananlardı. Diğerleri (inanmayanlar) eski hayatlarına devam ediyorlardı. Bu esnada insanların gözlerini yaşartacak pek büyük hâdiseler meydana geliyordu. İşte bunlardan sadece bir tanesi:


Suheyb b. Sinan Mekke nin yerlisi değildi. Dışardan gelmiş, ama çok zengin olmuştu. Aynı zamanda büyük meblâğda alacakları vardı. O da nur hâledendi. Mekke yi terketmeye karar vermişti. Tam ayrılacağı zaman ise, gözü maddeden başka bir şey görmeyen Kureyşliler, Suheyb in önüne dikildiler. Gitmesine mani oldular. Onlara şu teklifi yaptı:


†Alacaklarımdan vazgeçsem, mallarımı size bıraksam, bana engel olmaktan vazgeçip de yol verir misiniz? Onlar da:


†Evet! Dediklerini yaparsan sana engel olmayız! dediler. Bunun üzerine Suheyb sevinç içinde:


†Öyle ise bütün mallarım sizin olsun deyiverdi. Kudsiler ordusundan Suheyb iki şeyden birini seçme mecburiyetinde kalmıştı. Verdiği karar, Allah ve Resûl ünü çok sevindirmişti ki, Resûlullah (s.a.s.) bu hâdiseyi duyunca:


Suheyb kârlı çıktı! Suheyb kârlı çıktı! müjdesini vermişti (İbn Hişam, es-Sîre, 2: 477).


Herkes birer birer Mekke yi terkediyordu. Gerçek manâda bir lider olan Hz. Peygamber (s.a.s.) ise en sona kalmıştı. O, bütün ashabını emniyete kavuşturacak, en sonunda da kendisi yola koyulacaktı. Liderliğin gereğiydi bu. Hz. Ebûbekir defalarca izin istemiş ama O: Acele etme ey Ebûbekir! Umulur ki Cenab-ı Hakk sana bir arkadaş ihsan eder. (a.g.e., 2:480) deyip onu teselli ediyordu. Ashab ın bu şekilde civanmertçe evlerini, mallarını, çocuklarını, eşlerini, akrabalarını ve içinde doğup-büyüdükleri şehirlerini terkedip birer birer Medine ye doğru yola koyulmaları, müşrikleri şaşkına çevirmişti. Bu, onlarca iyiye alâmet değildi. Peygamber (s.a.s.) de gidecek olursa, Medine bir merkez hâline gelebilirdi. Bir durum değerlendirmesi yapmak için, Dârun-Nedve de bir araya geldiler. Enine boyuna tartıştıktan sonra karar verildi. Hz. Muhammed (s.a.s.) öldürülecekti. Ama, Allah ın izni olmadan bir nefes dahi alamayacaklarının farkında değillerdi. Öldürecekleri Zât ın İlâhî koruma ile muhafaza edildiğinin idrakine varamamışlardı. Aslında kurdukları bu komplonun, Kâinatın Yaratıcı sına karşı olacağını sezemiyorlardı. Kur ân, onların bu kararlarını şöyle beyan etmektedir:


Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar, yahut öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar plânlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır (Enfâl Sûresi, 8/30).


Allah Resûlü (s.a.s.), hicret hazırlığına başladı. Kılavuz ve yolculukta lâzım olacak şeyler tedarik edildi. Artık her şey hazırdı. O gece yolculuk başlayacaktı. Cibril in bildirmesiyle Hz. Peygamber (s.a.s.) her gün yattığı yatağa o gün Hz. Ali yi yatırdı. Kendisi de evini çepeçevre kuşatmalarına rağmen, müşriklerin arasından çıkarak yola koyuldu. Sabahleyin her şey açığa çıkınca, avını tam yakalamışken elinden kaçıran kâfirler âdeta çılgına döndüler. Her tarafa ilanlar verildi. Peygamber i bulup getirene bir sürü hediyeler verileceği bildirildi.


Efendimiz (s.a.s.), sadakat ve vefada zirveyi tutan Hz. Ebûbekir le birlikte binbir türlü tehlikeyi göz önüne alarak Mekke den ayrıldılar. Hz. Ebûbekir, vefakâr ve sadık bir insandı. Gelecek bir tehlikeye karşı bazen Allah Resûlü nün önüne geçiyor, bazen arkasında kalıyor, böylelikle O nu korumaya çalışıyordu. Sevr Dağı nda bir mağaraya sığındılar. İlâhî koruma, Kâinatın Efendisi ni müşriklerden küçük bir örümcek ve güvercinle korudu. Sadık arkadaş bu esnada endişe etmişti. Kur ân daki şu İlâhî beyan bu durumu bildirmektedir:


Eğer Siz Peygamber e yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle O na yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kâfirler O nu Mekke den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına: Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir. diyordu. Derken Allah onun üzerine sekinetini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve O nu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah ın dini ise zaten yücedir. Çünkü Allah Azîzdir, Hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir) (Tevbe Sûresi, 9/40).


Birkaç gün kaldıktan sonra Medine ye doğru yolculuğa koyuldular. Uzun bir takibat ve sıkıntıdan sonra Medine ye yakın Kuba mevkiine vardılar. Allah Resûlü burada kaldığı süre zarfında bir mescid inşa ettirdi. Kendisi de bir işçi gibi çalıştı. Kur ân bu mescidi anlatırken, onun takva üzerine kurulmuş bir mescid olmasına ve orada namaz kılanların da maddî-manevî kirlerden temizlenmeyi sevmelerine vurgu yapar (Tevbe Sûresi, 9/108).


Daha sonra Medine ye doğru yola koyuldular. Medine dekiler pürheyecan gelecek Kutlu Misafir i beklemekteydiler. Kadınlar damların üzerine çıkmış, çocuklar yollara dökülmüş, Kâinatın Efendisi nin (s.a.s.) yolunu büyük bir iştiyakla bekliyorlardı. Nihayet ufukta beklenilen Zât görünüverdi: Herkesin ağzından şu mısralar dökülüyordu:


Dolunay doğdu bize

Veda dağının sırtlarından;

Bize borç oldu şükretmek

Bulundukça Allah a yalvaran.

Ey bize gönderilen Peygamber,

Sen emirle geldin itaat olunan! 


Böylece günlerden beri devam eden yolculuk nihayet son bulmuştu. Allah (c.c.), Şerefli Elçisi ni her türlü kötülükten korumuş, müşrikler O nun kılına dahi dokunamamışlardı. Çünkü Allah Teâlâ Onu: ..Allah seni, bütün insanlardan koruyacaktır. Allah kâfirleri hidâyet etmez, emellerine kavuşturmaz. (Mâide Sûresi, 5/67) teminatıyla, insanlardan gelecek kötülüklerden muhafaza edecekti.


Kutlu şehir Medine de yapılan ilk önemli icraatlardan birisi, evleri, yurtları, malları, hasılı her şeyleri gözü dönmüş Mekke müşrikleri tarafından gasbedilen yüce Muhacirlerle, onlara kucaklarını açıp bağırlarına basan şerefli Ensar arasında kardeşlik tesisiydi. Zira Muhacirlerin benim diyecekleri hiçbir şeyleri yoktu. Bu kardeşlik, o güne kadar dünyanın asla göremediği, bundan sonra da görmesi mümkün olmayan bir kardeşlikti. Bu kardeşlik, nesep kardeşliğinden de öteydi. Her şey seve seve taksim ediliyordu. Ve taksim edilirken de gönülden gele gele, içte hiçbir burukluk olmadan bir taksimat yapılıyordu. Kur ân-ı Kerîm bu eşsiz tabloyu şu beyanlarla ebedileştirmiştir:


Bunlardan önce Medine yi yurt edinip imana sarılanlar ise, kendi beldelerine hicret edenlere sevgi besler, onlara verilen ganimetlerden ötürü içlerinde bir kıskanma veya istek duymazlar. Hattâ kendileri ihtiyaç duysalar bile o kardeşlerine öncelik verir, o ganimetlerin onlara verilmesini tercih ederler. Her kim nefsinin hırsından ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa, işte felah ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır (Haşir Sûresi, 59/9).


Hattâ bu iş o kadar büyük bir önem kazanmıştı ki, kardeş yapılan bu kişiler arasında nesep kardeşliğinde olduğu gibi miras cereyan ediyordu da, belli bir süre sonra bu hüküm kaldırılıp, miras sadece akrabalar arasında cereyan etmeye başladı. Kur ân, şu beyanıyla da bu hususa işaret etmektedir:


İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, işte gerçek mü minler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır. Bunlardan sonra iman edip hicret edenler, sizinle beraber cihad edenler var ya, işte onlar da sizdendir. Allah ın hükmüne göre, akrabalık yönünden yakınlıkları olanlar, birbirlerine vâris olmaya daha lâyıktırlar. Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla bilir (Enfâl Sûresi, 8/74-75).


Kur ân-ı Kerim de iman-hicret-cihad genelde bir arada zikredilmiştir. Âdeta hicret ve cihad iman etmenin bir neticesi gibidir. Ve hicret yolu kıyamete dek açıktır. Hicret Allah ın rahmetine, merhametine, affına ve mağfiretine vesiledir. Onlar ki iman ettiler, sonra hicret ettiler ve onlar ki Allah yolunda cihad ettiler, işte onlar Allah ın rahmetini umarlar. Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur. (Bakara Sûresi, 2/218) beyanı buna işaret etmektedir.


Hicret, onlar için yapılmasa da, bolluk görmeye, dünya nimetlerine kavuşmaya, yeryüzünde söz sahibi olmaya, kendisine talip olunan gerçek gelir olarak ise, mükâfatı son derece fazla olarak Allah tarafından almaya vesiledir. Yüce Yaratıcı nın şu müjdeleyici beyanları da bunu göstermektedir:


Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah a ve Resûlüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı hak etmiştir ve onu ödüllendirme Allah a aittir. Allah gafurdur, rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur) (Nisâ Sûresi, 4/100).


Zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri elbette dünyada güzel bir yere yerleştiririz. Âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Bunu bir bilselerdi! (Nahl Sûresi, 16/41).


Hicret, Allah katında en üst mertebeye erme ve kurtuluşu kazanmaya vesiledir.


İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah indinde daha yüksek derecelere sahiptirler ve işte onlardır umduklarına nail olanlar! (Tevbe Sûresi, 9/20).


Hicret, pek çok günahın affına ve gözün görmediği, kulağın işitmediği, beşerin aklından dahi geçiremeyeceği sürprizlerle dolu Cennet e girmeye sebeptir:


Onların Rabbi de duâlarına şöyle icabet buyurdu: Sizden gerek erkek, gerek kadın hayır işleyen hiçbir kimsenin çalışmasını zayi etmem. Çünkü siz birbirinizdensiniz, birbirinizden farkınız yoktur. Benim rızam için hicret edenlerin, vatanlarından sürülenlerin, Benim yolumda işkenceye, zarara uğrayanların, Benim yolumda savaşanların ve öldürülenlerin, elbette kusurlarını örtecek ve elbette onları Allah tarafından mükâfat olarak içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğim. En güzel ödüller Allah ın yanındadır (Âl-i İmrân Sûresi, 3/195).


Bundan sonra şunu bil ki: Şüphesiz ki senin Rabb in, mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya uğradıktan sonra mücahede edip sabreden, ardından da hicret edenlerle beraberdir. Evet Rabbin, onların bütün bu güzel hareketlerine karşılık elbette onları bağışlayıp ihsanda bulunacaktır. Çünkü O Ğafur dur, Rahîm dir. (Nahl Sûresi, 16/110).


Hicret, temelde cismani ve ruhani olarak iki çeşittir. Cismani olan bedenle bir yerden başka bir yere gitmek, bulunduğu beldeyi terketmek şeklinde olanıdır. Ruhani olanına gelince, o kalple gönülle olur. Böyle bir hicrette mü min, kalbiyle Allah a ve Resûlü ne yönelir, onlara hicret eder. Bu hicrette mü min, başka şeylerin sevgisinden Allah sevgisine, başkalarına kulluktan Allah a kulluğa, başka şeylerin korkusundan Allah korkusuna, başkalarından gelebilecek beklentilere girmeden ve onlara güvenden Allah ın inâyet ve keremine ve O na güvenmeye yönelir. 


Böyle bir hicret, mü min için, başkalarına dilenmeden, onların önünde eğilmeden ve onlardan istemeden Allah tan istemeye, O nun önünde eğilmeye ve O ndan dilenmeye, kalbini masivadan asıl Yaratıcı ya, günahların karanlık kuyularından sevapların aydınlık ufuklarına, şüphe bataklıklarından emniyet yamaçlarına, cismaniyetin vadilerinden Kalbin Zümrüt Tepelerine göç etmektir. Ve hicret, Allah tan yine Allah adır. 


Yazımızı Muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi nin ideal Muhacirin vasıflarını belirttiği şu satırlarıyla bitiriyoruz:


1.Hicrette iç dizayn ve iç kontrol çok önemlidir. Bu açıdan muhacir olarak bir yere göç edilirken, sadece bu gitme meselesi nazar-ı itibara alınıp hâlisane bir niyetle gidilmelidir. Sahabe Efendilerimiz (r. anhüm) Mekke den Medine ye hicret ederken, yurdu-yuvayı bütünüyle terketmişler ve daha sonra arkada bıraktıkları şeyleri hayallerinden bile geçirmemişlerdir. Oysa ki Mekke, öyle kolay kolay terkedilecek bir şehir değildi. Bir kere o zamanlar, Medine halkının yarısı çoban, yarısı çiftçi ve sınıf itibariyle de ikinci-üçüncü sınıf insanların yaşadığı bir yerdi. Hâlbuki Mekke, hem ilim hem de ekonomik seviye olarak o zamanki Arap yarımadasının en medenî şehirlerinden biriydi. Buna rağmen Sahabe-i Kiram, Mekke yi kafalarından öylesine söküp atmışlardı ki, daha sonraki dönemlerde değişik vesilelerle Mekke de kalan muhacirler hastalandıkları zaman, Burada ölüp kalacağız ve hicretimiz batıl olacak endişesiyle tir tir titrerlerdi. Bu sebeple, hizmet-i imaniye ve Kur âniye adına göç eden insanlar, hep ihlas ve samimiyetle hareket etmelidirler. 


2.Hiçbir beklentiye girmeden bu şerefli işi gerçekleştirmelidirler. Bu sayededir ki, Cenab-ı Hakk ın, hicret uğrunda terkedilen şeylere mukabil büyük lütuflarda bulunması beklenir. Evet Allah (c.c.), niyetin hulûsuna göre terkedilen şeylere karşılık olarak, bazen bir, bazen on, bazen yüz, bazen bin kat karşılık verebilir. Bir kere daha hatırlatalım ki, bunun yegane şartı beklenti içinde bulunmamaktır. Buna rağmen Allah (c.c.), çeşitli lütuf ve ihsanlarda bulundu ise, insan Rabbimizin Meşiet-i Subhâniyesi öyle gerektirmiş ki, hiç lâyık olmadığımız hâlde bize bunları bahşetmiş! demeli, şükran duyguları içinde iki büklüm olmalıdır. 


3.Muhacir, hicret edeceği yere giderken, bir daha geri dönmemek üzere gitmelidir. Çünkü muhacirin mezar taşları, hicret ettiği yeni dünyaların bir nevi tapu kayıtları gibidir. Hattâ muhacir, kendi ülkesinin yemyeşil yamaçlarını, bağlarını ve diğer bütün güzelliklerini düşündüğünde Aman Allah göstermesin burada ölmek mi! duygusuyla Sahabe gibi tir tir titremelidir. 


Evet, ideal muhacir, niyetini hâlisane yaptıktan sonra gideceği yere gitmeli, Senede bir defa olsun gelip ülkemi göreceğim. gibi mülahazalara kapılmamalı ve bir daha da geriye dönmeyi düşünmemelidir. Hattâ o ilk garipler gibi, yerlerini terketmeyi savaşta cepheyi terketmekle eş tutmalı ve bir adım bile yerlerinden ayrılmamalıdırlar (Fasıldan Fasıla 4, 2001, 123-124).


* Sakarya Ünv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi

makgul@yeniumit.com.tr


Bu yazı toplam 1748 defa okundu.
 
Paylaş
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
GEREKLİ SAYFALAR
YAZARLAR
Reklamlar
Reklamlar
SİTE ANKET
Hayratta nüfus artışı olsunmu
Evet iyi olur
Fark etmez
Olmasın sıkıntı olur
Yatırımdan sonra olur
Geri Dönüş imkanı yok
Reklamlar