25 Mart 2017 Cumartesi Saat 08:36
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
TRABZON TARİHİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA YAZISI
13 Ağustos 2013 Salı Saat 21:02
Karadeniz üzerinde Yunan oyunlarının maya tutması mümkün değil, çünkü bütün iddialar ilmi dayanaktan yoksun, Tamamen hayal ve siyasi masallarla birşeyler yapmak istiyorlar, Üniversitelerimiz uyuyor

Rum Pontus Safsatası (Araştırma Haber)

Onlar çalıyor, bizler ise sadece oynuyoruz. Bugün faaliyette olan 300’ün üzerine pontus derneği vardır.
Ve yaşadıkları coğrafya ile kan uyuşmazlığı göstermesine rağmen, gerek folkloru(!) gerekse enstrumanlarıyla(!) bin küsur kilometre öteden Karadeniz’i temsil etme küstahlığını gösterebilmektedirler

Onlar çalıyor, bizler ise sadece oynuyoruz. Bugün faaliyette olan 300’ün üzerine pontus derneği vardır. Ve yaşadıkları coğrafya ile kan uyuşmazlığı göstermesine rağmen, gerek folkloru(!) gerekse enstrumanlarıyla(!) bin küsur kilometre öteden Karadeniz’i temsil etme küstahlığını gösterebilmektedirler. (Tabi bunda, hala daha Çayeli’nden oteye geçemeyen kendi sanatçılarımızın da payını unutmamak lazım) Bir zamanlar mübadil olarak gittikleri topraklarda horgörülen, şimdilerde de diaspora hesabına bilerek ya da bilmeyerek alet olan ve iki gıygıyla ara ara bizim uşakları da yanlarına katanların gayretleri karşısında konunun muhataplarının sessizliği ve sözsüzlüğü gerçekten acı bir durumdur.

Etnik Siyasetin Özü

3 kişi düşünün. Para birleştirip bir radyo almaya gidiyorlar. Radyo 30 lira. Hepsi 10′ar lira koyup radyoyu alıp gidiyor. Fakat sonra tezgahtar radyonun indirime girdiğini ve 25 liraya düştüğünü hatırlıyor ve çırağına 5 lira verip, gidip para üstünü iade etmesini istiyor. Çırak 5 lirayı 3 kişiye bölüştüremeyeceğini düşünüp 2 lirayı cebine atıyor ve 3 lirayı 3 kişi arasında bölüştürüyor. Böylece radyoyu 9′ar liraya almış oluyorlar.

Şimdi: 9 x 3 = 27

Çırak da cebine 2 lira attı 27 + 2 = 29

Peki geri kalan 1 liraya ne oldu.?

MESELENİN ÖZÜ BU…

YUKARIDAKİ DEMOGOJİ GİBİ; YOKKEN VAR OLDUĞU DÜŞÜNDÜRÜLEN, SONRA KABUL ETTİRİLEN, SONRA KABUL EDİLENE BİR ŞABLON HAZIRLAMA YOLUNA GİDİLEN BİR YÖNTEM…

ERMENİ MESELENİDE DE AYNI YÖNTEM KULLANILMADI MI? Kİ ONLARIN NÜFUSU PONTUS YALANINI ŞİŞİRENLER KADAR BİLE DEĞİLDİ, AMA BECERDİLER.

SORU 1- Bugüne kadar Karadeniz üzerine yapılan tarihsel araştırmaların ne kadarı ülkenin ilgili birimlerince yapıldı? Bu konuda ne kadar bütçe ayrıldı. Yapılan araştırmalar ne kadar ciddiyetle ele alındı?

SORU 2- Sahibi olduğunu iddia edenler kadar, asıl sahibi olanlar bu meseleyi ne kadar sahiplendi?

(Üniversitelerin daha önemli işleri(!) olduğu için onlara hiç değinmiyorum. Ki zaten üniversiteler nezdinde yapılan araştırmalara kaynak olarak gösterilen metinlerin çoğu batı menşeli. Yani; Ctrl+C , Ctrl+V)

Son zamanlarda, bilhassa helenistik ve mitolojik süslemelerle halkın bilinçaltına işlenen bir Yunan kültürü saygınlığı oluştu. Sadece Anadolu’ya atfedilen mitolojik hikayelerin sinema versiyonlarının yaptığı bilinç tahribatı ve bunu besleyen sanatsal(!) faaliyetlerin, geri dönülmesi çok zor kabullenmeler meydana getirdiği muhakkaktır.

Bir de buna son zamanlarda Karadeniz’in kimliği ile alakalı öğelerin Yunan vatandaşları tarafından temsil edilmesi ya da seslendirilmesi, bunu duyan hemşehrilerimizin de bu sese eşlik etme saflığını göstermesi ile gelişen bir kardeşlik(!) ortamının oluşması, birilerinin ekmeğine ciddi manada yağ sürmektedir. Unutulmamalıdır ki, bir zamanlar bu topraklarda farklı halklarla beraber yaşarken de benzer fitneler koparılmış, aynı sesle coşan insanlara daha sonraları farklı sesler dinletilmiştir.

Meselenin halka bakan tarafı masumane gözükebilir ama, perde arkasındaki beklentiler malesef diasporaları beslemektedir.

Konuya girmeden önce halk arasındaki yapılan en büyük yanılgı üzerinde bir kaç cümle sarfetmekte yarar var. Karadeniz’de; bilinen 4000 yıllık bir tarihin Rum kimliğine ipotek edilmesi gibi yanlış bir refleks hakim. Günlük hayatta konuşulan eski bazı kelimelerin, köy adlarının (sonuna “us” ya da “os” alması kelimenin rum kaynaklı olduğunu göstermez) ya da geçmişe ait bilinen ya da bilinmeyen bütün hususların tümden bohçalanıp Rum kimliğine havale edilmesi gibi bir yanılgı ile karşı karşıyayız. Gençlerin çoğu 1900 öncesinden habersiz. Hem Karadenizli olmanın verdiği asil bir duruş var, hem de kendi tarihine ve de dolayısıyla kendi öz kimliğine karşı bir temkinli duruş var.

Sormak lazım; 100 sene önce hadi Rumlar vardı diyelim, peki sen neredeydin?

Karadeniz’in Tarihinin Bir Kısmından Küçük Bir Kesit…

Antik kaynaklarca aktarılan son derece sağlam tarihsel kayıtlar ve tanıklıklar, Doğu Karadeniz’deki etnik dönüşümü net bir şekilde ortaya koymaktadır. Örneğin, MS 6.yüzyılda Doğu Karadeniz’i bizzat gezip, elde ettiği bilgileri ve gözlemlerini kaydeden Bizanslı tarihçi Agathias, bu durumu kesin bir dille ifade etmektedir;

“Lazika’da yerleşik olanlar, eskiden Kolkhiler olarak bilinirlerdi ve bu Lazlar ile Kolkhiler de aynı halktır” (Agathias II.18.4)

Aynı dönemin bir başka Bizanslı yazar, Lydus da; yakın zamana kadar “Kolkhida” olarak bilinen ülkenin, kendi döneminde “Lazika “olarak adlandırıldığını yazar ve Lazlar’dan bahsederken, kendisi de “Kolkhi” terimini kullanmaktadır.

Doğu Karadeniz’e Kolkha isimli bir ülkenin varlığından söz eden en eski yazılı belge, MÖ 764 yılında Urartu kralı olan, Sarduri II’nin dönemine ait bir kitabedir.

Tarihi veriler Doğu Karadeniz kültürünün, özünde tamamen kendi coğrafyasına ait özgün ve otokton bir kültür olduğu ortaya koymaktadır.

Kendi yazılı geleneği olamayan ve bu nedenle, yazılı tarih süreci oldukça geç denilebilecek dönemlerde başlayan ayrıca bu sebeple de asimilasyon eğilimi çok yüksek olan Doğu Karadeniz Bölgesi, tarih öncesine ait tüm bilinmeyenleri ve gizemleriyle birlikte, kendi coğrafyasına özgü ortak ayırt edici özelliklerini ve farklılıklarını günümüzde de bünyesinde barındırmaya devam etmektedir. Doğu Karadeniz kültürünün bilimsel açıdan tahlil edilebilmesi, öncelikle bölgenin tarihsel gelişim sürecinin gün ışığına çıkartılabilmesiyle mümkündür. Bu sürecin aydınlatılması da ağırlıklı olarak, rivayetlere ya da söylencelere dayanan varsayımlarla değil: doğrudan bölgeye ilişkin tanıklıkları aktaran antik kaynaklar ve yazılı belgeler esas alınarak gerçekleştirilmelidir.

“Neden burada Kohlar’ın yani Lazlar’ın bölgedeki varlığı üzerine duruluyor” diye düşünülebilir. Ama araştırmalar, Lazlar’ın yüzyıllar öncesinden beri Ortodoks kimliği içerisinde başkalaşım süreci yaşayarak Rum kimliği içinde kaybolduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bugün mübadil olarak Yunanistan’a giden insanlar içinde azımsanamayacak ölçüde Laz kökenli insanlar vardır.

Tarihte Kolhlar’ın (Lazlar’ın) varlığı ile alakalı diğer anektotlardan en önemlilerinden birisi de Xenephon’un Anabasis eserinde yer alan bilgilerdir. Güçlü ve bağımsız bir merkezi yönetime sahip olduğu anlaşılan Kolkha’nın aynı zamanda da zengin bir ülke olduğu Xenophon’un notlarından anlaşılmaktadır. Zira, normalde Trabzon üzerinden deniz yolu ile Yunanistan’a geri dönmeyi amaçlayan Yunanlı komutanlar, bir süre sonra fikir değiştirerek, daha doğudaki Kolkha krallığını istila etmeyi karar vermişler, ancak askerlerini ikna edemediklerinden dolayı bu düşüncelerini gerçekleştirememişlerdir.

Seyahatleri boyunca küçük-büyük bir çok milleti istila eden 10 bin (Trabzon’a ulaştıklarında 8000 kişi idiler) kişilik bir ordu nasıl oluyor da Kolhlar’a karşı saldırma hususunda tereddüt yaşıyor. Belli ki Kolhl’lar, medeniyet olarak gelişmiş bir yapıya sahip idiler. Kolhlar, tarih boyunca barışçıl bir halk olarak varlıklarını sürdürdüler. Nitekim Persler ile Bizans arasında kalan ve zaman zaman da her ikisine vergi vermek zorunda kalan hassas bir jeopolitik konumda bulunuyorlardı. Nitekim Kolh mezarlıklarında yapılan antik kazılarda ortaya çıkan mezar kalıntılarında bir çok Pers ve Roma sikkeleri ve eşyalarına rastlanmıştır. Hristiyanlıkla beraber bu kaynaşma daha yoğun seviyeye gelmiş, asimilasyon süreci yakın yüzyılda büyük oranda tamamlanmıştır. Özellikle de Trabzon merkeze yakın (dini otoriteye yakın) yerleşim yerlerinde Kolh (Laz) kimliği tümüyle ortadan kalkmış, Ortodoks Rum kimliğine dönüşmüştür.

Sadece Lazlar değil!

Araştırmalar, Karadeniz ve bilhassa Trabzon yöresinde bir çok halkın varlığından bahsetmektedir. Prof. Afif Erzen; yapılan arkeolojik araştırma ve kazılar sonucu, insanlığın en eski devirlerinden beri Karadeniz’in iskana elverişli yerlerinde insan topluluklarının yaşadığını ve bu yaşamın M.Ö. 2. binlere kadar uzandığını ifade ederek, bu yörelerde Eski Tunç ve Eski Hitit devirlerine ait malzemelerin varlığından bahsetmektedir.

Bu bağlamda; M.Ö. 6 yy. da Doğu Karadeniz sahilleri hakkında bilgi veren Karyalı Skylax’a göre bugünkü Hopa – Ardeşen arasındaki bölgede Byzerler, Furtuna Deresi’nin batısında Pazar – Çayeli arasındaki bölgede Ekekheirienler, Rize bölgesinde ise Bechİreler yaşamaktaydı. Heredot’un bahsettiği Moskhİler Kaçkar Dağları’nın güneyine düşen bölgede, Strabon’un bahsettiği Heptalcomentler ise İkizdere – Ovit Dağı bölgesinde yaşamaktaydı

M.Ö. 5 yy. da Doğu Karadeniz Bölgesinden geçen Ksenophon’un verdiği bilgilere göre Bayburt bölgesinde Scytenler, Aydıntepe’nin kuzeydoğusunda Soğanlı geçidi ve doğudaki Ovit geçidi arasındaki bölgede, Scytenlere düşman olan halk (bu halk Strabon’un bâhsettiği Heptakomentler olabilir), Onbinlerin denizi gördüğü Thekhes / Madur Dağının kuzey ve batısına düşen Topraklarda Makronlar, Trabzon – Vakfıkebir arasındaki bölgede Kolkhlar (Kolhlar’ın mevkii konusunda bu bilgilere bakıldığında çelişki ya da eksiklik vardır. Çünkü diğer birçok kaynakta Kolhlar’ın Trabzon’un doğusunda bulundukları bilgileri yer almaktadır), Zigana Dağları ve Torul bölgesinde Driller, Giresun bölgesinde Mossynoikler, Giresun’un güney batısında Halybler ve Ordu civarında Tibarenler yaşamaktaydı.

Sadece Xenephon’un kendi seyahati içinde Trabzon’da tanık olduğu halk adedi yirmiyi aşmaktadır. Ve Xenephon’un, bu halklarla diyalog kuracağı zaman tercüman kullanmak zorunda kaldığı kayıtlarda geçmektedir. Bu; 2400 yıl önceki sayı idi. Öncesinde ve sonrasındaki adet diğer kaynaklarda olan ve olmayanlarla beraber 100’ü geçmektedir. Plinius’un, Timosthenes’i referans olarak göstererek aktardığı bir rivayete göre; Kolkha ülkesindeki sahil kenti Dioskuria [Sokhumi], o zamanlarda, farklı diller konuşan 300 ayrı kabilenin uğrak yeriydi ve buradaki tüccarlar, ticari faaliyetlerini yürütebilmek için kadrolarında, 130 kişilik bir çevirmen kadrosu bulundururlardı [Rackham, H. (1942)].

Aynı zamanda Doğu Karadeniz bölgesi, Kafkas göç yolu üzerindeki, kamufle özelliği sebebiyle en güvenli hat idi. Doğu Karadeniz tarih boyunca Kafkaslar’dan batıya yaşanan göçler sebebiyle serpintili bir şekilde yerleşim yeri olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla bu bölgede tarih boyunca iz bırakmış 3-5 çeşit halktan bahsetmek imkansızdır.

Ne oldu da, bunca halk sadeleşip 3-4 çeşit halka indirgendi.

Öncelikle geride bıraktığımız yüzyılların geçerli akçesinin güç olduğunu bilmekte yarar var. Yani günümüzde sözde ilmi prensiplerle tahlil edildiği gibi herşey küsuratsız ve kuralına göre gelişmiyordu. Küçük veya zayıf olanın zamanla ya yok olduğu ya da yok edildiği bir ortamda tek seçenek büyük olana tâbi olmaktı. Buna, semavi dinlerin güçlü bağlayıcılığı ve otoritesi de eklenince, ortak değerlerin bir merkez etrafında yoğunlaşmasıyla beraber sadeleşme süreci başlamış oluyordu.

Neden sadeleşme süreci “Rum” kimliği yönünde yoğunlaştı.

Çoğu tarihçinin bildiği bir husus var ki o da; Rum Ortodoksluğu’nda; papazların “incilin dili dışında konuşulan her kelime küfürdür” fetvasıyla dikte edilen “Rumca haricinde konuşulan her kelime sana günah olarak yazılır” telkini meselesi… Ki bu telkin hala daha İslami versiyonu ile günümüzde kullanılmaktadır. Hal böyle olunca ve de din, devletin omurgası vazifesini görürken, Hristiyanlığı kabul eden halkların bu telkin karşısında aksi tavır göstermesi düşünülemezdi. Mevcut konjektürde hangi millet olursa olsun Hristiyanlıkla beraber Rumluğu da kabul etmesi kaçınılmaz hale geliyordu. Yakın zaman Osmanlı dönemine ait tapu tahrir kayıtlarında de mübadele öncesi Of ve Sürmene’de yüzlerce Hristiyan Laz ailelerden bahsedilmektedir. Ve ne yazıktır ki mübadele ile yurtlarını değiştiren Karadenizliler’in tamamına yakınının Helen kimliği ile uzaktan yakından alakası yoktu. Sadece Ortodoks Hristiyan idiler.

Pontus nedir?

Öncelikle Pontus ifadesinin Rum kimliği ile bir ilişkisi yoktur. Pontus, Anadolu’nun kuzeyine verilen isimdir. Etimolojik fobilerimiz yüzünde bu kelime malesef başkalarının defterine kaydolundu. Tarihte kurulan Pontus Devleti’nin de yine Rum kimliği ile bir alakası yoktur.

Anadolu, tarih boyunca batı-doğu mücadelesinin üssü konumundaydı. Persler ile Romalılar, sonrasında Bizans, öncesinde daha değişik uygarlıklar Anadolu üzerinden güç mücadelesini sürdürmüştürler. Pers İmparatorluğu’nun güç kaybettiği dönemlerde Anadolu’da bulunan satrapların bağımsız hareket ettikleri bilinen bir gerçektir. Persler’in Anadolu’daki en büyük satraplığı olan Kapadokya’nın satrapı Datam es, merkezi Sinop olan Paphlayük satrabının isyanını bastırdıktan sonra tüm güney Karadeniz sahillerinde tekrar Pers egemenliğini tesis etmiş fakat bir müddet sonra o da isyan ederek bağımsızlığını ilan etmişti. İmparatora isyan eden Datames’i diğer satraplar da izler. M.Ö. 361-359′da Pont Satrabı olan II. Arya bozan da isyancı satraplar arasında idi.

Mithridates I.

Pers Kralı II. Artakserkses isyan eden satraplara karşı harekete geçmiş, isyancılardan II. Arya bozan bizzat oğlu Mithradates tarafından yenilerek Datames’le birlikte krala teslim edilmişti. II. Aryanbozan’nın yerine Pont satraplığına atanan Mithridates ileride kurulacak olan Pont Krallığının öncüsü olmuştur. (Bu arada; kökeni Anadolu olarak anlatılan pantolon’un, “pont” (hatta Türkler’e atfedilir) kelimesine olan benzerliği araştırmaya değer bir husustur. (Trabzon’un iç kesimlerinde pantolon, pontul olarak ifade edilir)). Mithridates I.nin M.Ö. 226 yılında ölümünden sonra Pont Krallığı genişlemeye devam eder ve 4.kral olan I.Farnakes (M.Ö.185-169) Sinop’u ele geçirerek kendisine başkent yapar. Ardından Karadeniz’deki diğer Helen kolonilerine karşı da harekete geçen Farnakes, Giresun’daki Milet kolonisi olan Kerasus’un yerine Farnakya şehrini kurarak Kerasus ve Kotyra (Ordu) halkını bu şehre yerleştirir, Trabzon bölgesindeki Mossynoikler ve Tibarenler ise hakimiyet altına alınır. Mithridates’in 22 dil bildiği ve ordusunda bulunan Anadolu’nun yerli halklarından olan askerlerine onların ana dilleri ile hitap ettiği bilinmektedir. Anlaşılacağı üzere Pontus devleti herhangi bir milli kimlikte olmayıp Anadolu’nun yerli devleti idi. (Bu arada çok ilginç bir husus da şudur: Pontus’un (Mithridatlar’ın) arması ay yıldızdan oluşuyordu. Buna; Trabzon’daki Ayasofya Müzesi içinde, güney cephesinin kilit taşı üzerinde bulunan ay yıldızı da eklersek ilginç bir hikaye ortaya çıkıyor.)

Pontus Devleti Simgesi (Ay-Yıldız)

Amasya Müzesi

Burada, üzerinde özellikle durulması gereken husus; Pontus Devleti’nin kurucuları Helen değil Pers idi. Ama ne hikmetse; Yunanlılar, illa da Anadolu’yu Helen yapmakta, hatta Büyük iskender’i ve dolayısıyla İskit kökenli Makedonlar’ı da tarihe Helen diye kaydetme hususunda ısrar etmektedirler.

Pontus “Rum” Devleti neyin nesi?

Açıkçası buna ilmi izah getirmek, siyahı beyaz diye formülüze etmek gibi karmaşık. Ama iddia edilen bu devletin, zannedildiği gibi bundan yüzyıllar önce değil, geride bıraktığımız son yüzyıl içerisinde sadece teorik olarak kurulduğunu bilmekte fayda var. Elbetteki bölgede birileri temsilci pozisyonunda kimlik kazanmış. Fakat mesele bahsedildiği ölçüde şaşaalı bir konjüktür arzetmemiştir. İddialar tamamen diaspora gereği önümüze konulan ve de bize tekrar ettirilen hikayelerden ibaret. Maalesef tarihimiz sahipsiz kalınca, birileri kendine göre kesip biçip, üzerimize elbise giydirmeye çatıştı ve bunu da başardı. Birileri “Pontus Rum Devleti” dedi. Biz de “ha öyle mi!” dedik. Onlar ısrarla neyimiz var neyimiz yok Helen havuzunda istiflerken bizimkiler de kompleks yapıp cevap verme adına, her şeyi illa da Türkleştirmek gibi bir acziyet içerisine girdiler. Bir yandan Yunanlılar, daha yeni yeni Anadolu ve bilhassa Karadeniz için sıfırdan bir terminoloji üretip mevcut yer adlarımızı bile kendi lügatlarına göre dizayn ederken, diğer yandan da bizimkiler, araştırma lütfunda bulunmak yerine, örneğin; Trabzon kelimesini bile “Tura bozan” diye iddia edecek kadar komik duruma düştüler. Hatta bunu devlet televizyonunda belgesellere de konu ettiler. Tıpkı kart-kurt hikayesi gibi…,

Gelelim iddia edilen Trabzon’un Rum Devletine:

Venedik ve Cenevizli gemiciler, Akdeniz’in doğusuna taşıdıkları Haçlı Ordusu; Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü tahkim etmesi sonucunda burada bir galibiyet elde edemeyeceklerini anlayarak yönünü İstanbul’a çevirmiştir. İstanbul , Hristiyan Ortodoksların elinde olduğu için, Katolik Haçlılar’a göre doğal düşman sayılırdı. 1204 yılında İstanbul ele geçirilerek, bir Latin Krallığı kuruldu. İmparator sülalesi ise kaçabildiği yerlere kaçarak canını kurtardı. (Bu olan biteni, batı tarihçilerinin ele alış biçimi ise gerçekten komiktir. Tıpkı Vietnam’daki hezimetin, şimdilerde Hollwood filmleriyle destansı bir havada işlenmesi gibi ) Bunlardan bir kısmı Ege adalarına, bir kısmı İznik ‘e ve bazıları da Trabzon ‘a giderek, Bizans’a bağlılığı devam eden bölgede Gürcüler’in de yardimı ile Pontus Rum mahallesini (Evet sadece küçük bir mahalleden ibaretti. Nüfusları değil, nüfuzları vardı. Dünyanın en küçük (sözde) imparatorluğunu kurdular.) Sinop-Trabzon arasındaki bölgede kurulu gibi rivayet edilen bu devlet 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar 257 yıl yaşadı.

Tarihi demagojiler bize bunu nasıl oldu da bir “İmparatorluk” olarak sundu?

Bir milleti millet yapan iki önemli husus vardır. Birisi dil, diğeri ise dindir. Din eğer kabul görürse ve sonra da o dil, imanın şartları arasına entegre edilebilirse 257 değil 57 yıl içinde koca bir ulus kurmak çok kolaydır. Diğer bir sebep ise; maalesef dünya tarihi (kendi Türk tarihimiz de dahil) Doğu değil, Batı eliyle yazıldı. Teorik olarak kazananlar da hep onlar oldu. Onların devlet dediği akşamın sabahına biz de devlet dedik. Bırakın tarihçileri, sadece dil bilimciler Karadeniz’in lehçeleri ve konuşma özellikleri üzerine azıcık analiz yapsalar, Batı’nın uydurma tezlerini altüst edecek sonuçlara varabilirler. Örneğin;

Yunanca’da Ö, Ü, C, Ç, I, H. J, Ş sesleri bulunmaz.

Peki, Helen kökenli olduğu hususunda ısrar edilen Karadeniz’de, özellikle yukarıdaki harflerden C,Ç,H harflerinin alfabenin dışında bir çok türde sesteşinin kullanılması meselesine ne demeli. Ve özellikle Rumca kelimelerin yoğun olarak kullanıldığı muhitlerde bu harflerin haddinden fazla kullanılmasına ne demeli?

Peki Rum nedir?

“Rum” etimolojik ve tarihsel kullanılışıyla Roma’dan kaynaklanmıştır. Bu sözcük tarihte “Roma İmparatorluğu”, “Roma İmparatoriuğu’nda yaşayan kimse”, “Arap ilinden başka ilden olan kimse”, “Anadolulu”, “Osmanlı” gibi anlamların karşılığı olarak kullanılmıştır. Örneğin. “Rum Selçukluları (Anadolu Selçukluları)” ve “Rumeli (Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki topraklan)” gibi… Bu yüzden de geçmişte çeşitli kavimler dinleri bakımından “Rum” adıyla anılmışlardır. Mezhep bakımından Sırplar, Bulgarlar ve Ulahlar Ortodoks olduklarından Rum Cemaati (Rum Milleti) kabul edilmişlerdir. Dolayısıyla Rum kimliği, etnik değil daha çok dini bir kimliğin kümelenmiş hali ile alakalıdır. Yine aynı şekilde onların yaşadığı Balkan toprakları da Asyalılar tarafından “Rumeli” olarak adlandırılmıştır.

“Yunanlılık” ve “Rumluk” aynı şey değildir.

Yunanlılık, Kuzey Yunanistan’a ve Mora çevresiyle sınırlınıdır. Ki 6.yüzyılda Slavlar’ın ve Avarların istilasına uğradıktan sonraki son durum itibariyle, kimin Yunan, kimin Aka, kimin Dor, kimin Grek olduğu hususu netliğini kaybetmiştir (Grek; Latince’de “hilekar, dolandırıcı” demektir. Hatta bu anlam Yunan ruhunu yaraladığı için II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Yunan hükümetinin başvurusu üzerine “Grek” kelimesinde düzeltme yapılmıştır. Grek kelimesinin kötü anlamı dolayısıyla Yunanlılar, “Hellen” sıfatını kendilerine daha layık görmektedirler). Buna karşın daha geniş bir anlamı olan Rumluk, bir toplum ve ülkeler anlayışını ifade eder. Eğer ki Pontlar’ın Anadolu’daki varlığı uzun sürseydi ve kimliklerinin dinsel bir bütünleştiriciliği olsaydı, ihtimal bugün Rum olarak tanımlanan tarihi Pont olarak bilecektirk. Mesele; bir etiketin ağır basması meselesidir. Günümüzde tarihsel birlikteliklerinin ağır basması sebebiyle bütün Rum-Yunan toplumu bir mezhep ve dil birliğinden ibaret olarak algılanmaktadır. Daha da ötesinde, bugün Rum olarak bilinen ve hatta Yunan olarak bilinen toplumlar içerisinde Osmanlı öncesi asimile olmuş Türkler’in oranı çok fazladır. Burada Romen Diojen’in Selçuklu karşısında savaşı kaybetmesine neden olan faktörü hatırlamakta fayda var. Ve fazla uzağa değil, yakın zamana baktığımızda Karaman’dan, Bafra’dan ve daha bir çok yerden onbinlerce Türk’ün mübadele ile sırf Ortodoks Hristiyan oldukları için Yunanistan’a mübadil gittiklerini göz önüne almamız yeterli olacaktır. Her şeyden önce Rum kimliği Avrupa ile değil, Asya ile ve büyük oranda da genetik karışımı itibariyle Türklük’le irtibatlı bir kimliktir. Dil yapısı incelendiğinde bu durum net olarak gözükmektedir.

Karadeniz’de Türk Varlığı

Tarih boyunca özellikle Karadeniz’in çevresi bir çok Türk devletinin yerleşimine sahne olmuştur. Doğu Karadeniz Bölgesi ise bu hareketlilikten payını oldukça fazla almıştır. Türkler’in Karadeniz çevresinde bilinen 4000 yıllık bir hareketliliği söz konusudur. Bu süre zarfında yerleşen; Kımmerler, Sakalar, Kumanlar, Akhunlar, Sabirler, Oğuzlar, Hazarlar, Karluklar, Çepniler, Peçenekler ve Bulgar Türk boyları bunlardan sadece bir kaçıdır. Mesela; Kuman Türkleri’nin ağırlıklı olarak yerleştiği yörelerden olan Rize-Trabzon yöresi ile alakalı tarihte ipucu teşkil edecek bir hayli not vardır. Türk boyları içinde Hun ve Bulgarlardan sonra sarışınlık oranı en yüksek kol Kumanlardır. 13.yüzyılda Roman katolikliğini resmi din olarak kabul etmişlerdir. Bizans’la anlaşarak Peçenekler üzerine yürüdükleri bilinmektedir. Daha sonraları Kumanlar, Trakya bölgesine yerleşerek Bizans’a asker oldular. Bir kısmı Gürcistan tarafından Karadeniz Bölgesi’ne inmiş ve yine bunlar da Hristiyanlığı kabul etmişlerdir. Bu arada Trabzon Rum şehir devletine vergi vermeyen Kumanlar, Kralın Artvin’e uyarı amaçlı gönderdiği küçük bir orduyu imha etmekle kalmayıp Trabzon’u basıp yağmalayarak karşılık vermişlerdir. 800 yıldır Doğu Karadeniz Bölgesi’nde olan kumanlar lehçelerini unutmuşsa da dil özelliklerini halen konuşmalarına yansıtmaktadır. Tatar, balkay, başkurt, karatay, kazak, özbek, nogay kıpçakcası ile yakın olan Kuman kıpçakcası ölü bir dildir. Diğer kuman- kıpçak lehçeleri gibi kelimelerin ilk harfleri olabildiğince sert okunur. Gün/kün, git/kit, dedi/tedi, dünya/tünya, gemi/kemi gibi… Bir diğer husus ise Kumanların telli çalgısına kumanca, halk oyunlarına hora denir. Kumanların torunları olan pomaklar da halen halk oyunlarına horo derler ve çalgıları içinde tulum da vardır. Ayrıca örneğin Of’u yakından ilgilendiren Balaban ismi de bir Türk oymağı adıdır. Özellikle de Kuman Türkleri’nde kullanılan bir isim idi. Ayrıca Çaykara sınırlan içindeki Paçan Köyü’nün Kumanlar’la veya Peçenekler’le ilgili olduğu görüşü hakimdir. Ve Karadeniz bölgesinde Kuman versiyonlu bir çok yerleşim adı mevcuttur. Bu, sadece Kuman Türk kimliği üzerine bir kaç not. Yukarıdaki bahsi geçen kimlikler üzerine de tarihçilerin bir hayli notu mevcuttur. Fakat Osmanlı öncesi Trabzon’daki Türk varlığıyla alakalı ciddi oranda somut bilgi olmamakla beraber Osmanlı ile birlikte bölgedeki demografik yapı büyük oranda yapılandırılmıştır.


Trabzon’un fethedilmesi ile birlikte; çoğu İstanbul, Yeniköy. Arnavutköy, Balat ve Fener bölgelerine olmak üzere, değişik aralıklarla 6 sürgünde 19 bin Rum, Trabzon’dan bu yerlere uğurlanmış, yerlerine ise, ilk dönemde Niksar, Amasya, Ladik, Çorum, Merzifon, Tokat, Samsun gibi yerlerden (Cemaat-ı Niksar 7 hane, Cemaat-ı Sonusa 5 hane, Cemaat-ı Ladik 4 hane, Cemaat-ı Amasya 31 hane, Cemaat-ı Bafra 16 hane, Cemaat-ı Osmancık 10 hane, Cemaat-ı İskilip 10 hane, Cemaat-ı Çorum 15 hane, Cemaat-ı Gümüş 7 hane, Cemaat-ı Merzifon 18 hane, Cemaat-ı Zile 2 hane, Cemaat-ı Gölcanik 8 hane, Cemaat-ı Satılmışcanik 1 hane, Cemaat-ı Kağala 3 hane, Cemaat-ı Karakadı 10 hane) Müslüman Türkler ve daha sonraki dönemlerde ise Balkanlar’dan bölgeye çok sayıda Arnavut, Boşnak, Çıtak, Sırp, Karadağlı ve Amuca grupları yerleştirilmiştir. Balkanlardan yapılan göçlerle gelen tebanın bir kısmı bölgeye gelmeden önce müslüman olmuş, bir kısmı bölgeye geldikten sonra müslüman olmuş, bir kısmı da hristiyan olarak kalmışlardır. Ardından, Trabzon ve çevresinde kalan Rumlar’ın bir kısmı zamanla İslamiyeti benimsemiş, bir kısmı ise hem topraklarını ve mallarını korumak, hem de daha az vergi ödemek düşüncesiyle Müslümanlığa geçmişlerdir. 1800′lerin sonlarına gelindiğinde. Hıristiyan Rumlar (Ortodoks Hristlyanlar), kent nüfusunun sekizde birini, çevre kasaba ve köyler de katıldığında, bölge nüfusunun beşte birini oluşturuyordu. Türk yerleşimi daha sonraki dönemlerde de devamlı olarak ilave edilmiş ve bugünkü halini almıştır.


Karadeniz’de iddia edilen Yunan kimliğine ne demeli..!

Önce şunu belirtmekte fayda var. Geride bıraktığımız son 200 yılı saymazsak, daha önceki yüzyıllarda insanların etnik takıntıları yoktu. Irk kavramı son 200 yılın fitnesidir. Tarihi süreçte milletlerin birbiriyle kaynaşması çok doğal, kabul edilebilir bir durumdu. Aradaki tek fark; istila eden-istila edilen mantığının hakkaniyeti ihlal etmesi meslesi idi. Bu durumun ise mevcut yapı içinde absorbe olması için 1 asır yeterli idi. Ne bahsedilen “A” milleti tamamen A” idi, ne de “B” milleti tamamen “B” milleti idi. Tarihi bir incelersek, Yunanlılar’ın aslında Yunan olmadığını, (ki bu durum çoğu millet için geçerlidir) mevcut konumu itibariyle çok talihsiz bir koordinatta bulunduklarını, tarih boyunca yağmalandıklarını, dağıtıldıklarını, dönüştürüldüklerini göreceğiz.


Ama meselenin Karadeniz’e bakan yönü hususunda haksızlık etmeyelim. Karadeniz bölgesi; tarihteki en belirgin özellikleri “devlet kuramama” olan Helen uzantılı kolonilerince bir istiflemeye tâbi tutulmuştur. Bu süreçte de iz bırakmış olmaları muhtemel ve makuldur. Malum; kendilerini bilim ve felsefenin varisi kabul eden bir medeniyet söz konusu. Yalnız şunu bilmekte fayda var. Karadeniz hiç bir zaman boş değildi. Ve gelen herkese de “aman hoş geldiniz, nereleri isterdiniz” diyecek müsamahası olmamıştır. Trabzon şehir merkezine egemen olan Yunanlı kolonicilerle civardaki yerli toplulukların sürekli savaş halinde oldukları Xenophon’un Anabasis adlı eserinde geçmektedir.


Jeolojik öğeler insan fıtratını şekillendiren önemli unsurlardır. Tabiatın yapısı; bu coğrafyada hırçın, dik kafalı, tuttuğunu koparan, pes etmeyen, gözü pek ruhları türetmiştir. Hal böyleyken, kendi topraklarına musallat olanlara pabuç bırakmaları düşünülemez. Zaten Trabzon’daki iddia edilen Rum devleti, kale ile kısıtlı bir koloni mıntıkasıydı. (Trabzon Tahrir Defterleri kayıtlarında, 1515 yılında kent merkezinde 774 Rum ve 179 Müslüman evine karşın sadece 15 Ermeni evi olduğu kayıtlıdır.) Daha sonraları da, bilhassa yakın yüzyılda, kilisenin de hararetli gayretleriyle ara ara Yunanistan’dan sistemli bir şekilde getirilip yerleştirilenler oldu. Ama bu durum fazla uzun ömürlü olmadı. Hatta Osmanlı’nın tükendiği ve bölgenin karışmaya başladığı yıllarda da bu yerleştirme meselesi hız kazandı. Ki o zamanlar (daha sonraları da Truman doktrinleri arasında yerini alacak olan) nüfus yoğunluğu ve bunun ulus kavramıyla alakası hususunda kendilerince bir gayretlenme havasına girdikleri bilinmektedir.

Belki rahat dursalardı, topraklarını terketmek zorunda kalmayacaklardı. Ne demişler:

ZÜLM İLE ABAD OLANIN, AKİBETİ BERBAT OLUR.

Ne tuhaftır ki; hala daha “halkların kardeşliği” deyip, devletin diasporalarına alet olmaya devam etmektedirler.

Kommenos – Kuman İlişkisi

Kumanlar; Karadeniz’in tarihi ile alakalı üzerinde en çok durulması gereken Türk boyudur. Nitekim Karadeniz’in kuzeyi, tarih boyunca Anadolu’dan çok daha uzun süreli Türk boylarının yerleşimine sahne olmuştur. Hazarlar, Hunlar, Uzlar, Peçenekler gibi Karadeniz’in kuzeyinde yerleşen halkların karışması sonucu oluşan Kuman boyları, Türkler’in Anadoluya girmesi ile aynı tarihe rastlayan süreçte Karadeniz’in kuzeyini mesken tutmuş, Moğol akınları ile ortadan kaldırılacakları ana kadar da yaklaşık 200 yıllık bir devlet kurmuşlardır. Kumanlar; Rus kaynaklarında Polevets, Bizans kaynaklarında Kuman, Ermeni kaynaklarında Khartes, Alman kaynaklarında Falben olarak adlandırılmaktadır. Kuman kelimesi anlamı ise; açık sarı, saman beyazı, sarı saçlı anlamlarına gelmektedir.


Kumanlar; 1094′de kadar Edirne’ye kadar bütün Balkanlar’ı istila etmiş, bunu yaparken, akrabaları olan Peçenekler’i işgal edip dağıtmış, ardından da Bizans’la savaşıp yenilmişlerdir. Bizans ile tanıştıkları tarih itibariyle, devlet içinde askeri sahada etkin görevler üstlenmiş ve ilerleyen zamanlarda doğuda Kafkaslar’dan başlayıp, batıda Makedonya’ya kadar olan alan içinde, (Kuman devletinin tarihteki miadını doldurması ve Moğollar tarafından ortadan kaldırılması ile birlikte de) milli kimliklerini büyük oranda kaybetmişlerdir. Bu asimilasyon süreci öylesine hazin bir süreç takip etmiştir ki; örneğin, Bizans ile olan mücadeler süresince, Bizans tarafından değişik entrikalarla birbirlerine kırdırılmış, bu olurken aynı zamanda da asker olarak kullanılmış, bu süreçte Hristiyanlaşmış, hatta Eflak ve Boğdan’da Katolikliği yayma çalışmalarını yürütmüşlerdir. (1227′de Kumanlar’ın hakanı Borç ve 15 bin Kuman Hristiyan olmuştur. Daha sonra bugünkü Macaristan sınırları içindeki 7 kuman oymağı ileri gelenleri aralarında yaptıkları kurultayın ardından Hristiyan olmayı kabul etmiş, devamından da bunu Balkanlar’daki diğer Türk boyları izlemiştir.).


Trabzon ve yöresini asıl ilgilendiren ise Gürcistan tarafındaki Kuman boylarının durumudur.

(Aşağıdaki bilgiler Mehmet Bilgin’in, “Doğu Karadeniz Tarih,Kültür ve İnsan” adlı eserinden alınmıştır. )

Diğer Türk unsurlar gibi Kumanlar’ın da Karadeniz’in kuzeyindeki sahalarda ve Doğu Avrupa’da olduğu gibi Kuzeydoğu Anadolu ve Trabzon bölgesinde de çok önemli etkileri olmuştur. Tarihî olaylan incelediğimiz zaman Kumanlar’ın bu bölgeye girmelerinin Kafkasya ve Gürcistan üzerinden olduğunu görürüz. Gürcistan Kralı David Ağma-şenebeli (1091 – 1125) on ikinci asırda ülkesinin durumunu düzeltebilmek için birçok reformlar uygulamaktaydı. Kendi komutasında sürekli ve nizamî bir ordu kurmak için Kuzey Kafkasya’ya giderek orada Kuman /Kıpçak oymaklanyla anlaşıp paralı askerlerden oluşan bir ordu kurdu.


Kumanlar, daha önceki yıllarda da Gürcü ordusunda paralı asker olarak hizmet görmüşlerdi. Bu defa David 1096, 1103 ve 1116′daki savaşlarda Peçenek ve Uzların kalıntısı olan oymakların da yer aldığı Rus ordularına yenilen ve bir dağılma devrine giren Kumanlan’n hakanı Atrak’ın kızıyla evlenerek ilişkileri daha da sıklaştırmıştı. 1118 yılında Kumanlar’la araları iyi olmadığı için Kafkas geçitlerinden Kumanlar’a yol vermeyen Alanlar’ı yola getirerek aralannda kayınpederi ve kayınbiraderleri bulunan yaklaşık 45 bin ailelik bir Kuman kitlesini bu geçitlerden geçirip Gürcüstan’a getirdi.’ Onlara Selçuklu Türkmenleri’nden alınacak topraklardan verecek ve mülkler dağıtılacaktı.


İki yıl sonra Kral David, Kumanlann seçkin kölelerinden (Kuman birliğine bağlı Peçenek ve Uz topluluk!anndan) oluşan ve görevi kral sarayını korumak olan 5 bin kişilik bir (Monospa – Köle sipahiler adı verilen) özel muhafız ordusundan başka Kuman süvarilerinden oluşan 40 bin kişilik bir ordu kurmuştu. Bu ordu ile Şirvan, Arran ve Doğu Anadolu’ya başarılı seferler yaparak 400 yıldır İslâm hakimiyetinde olan Tiflis’i 1122′de ele geçirip Gürcü Krallığının başkenti yaptı.’ Daha önce tabi olduğu Irak – Selçukluları’na karşı koymuşlardı. 1123′te sayılan 50 bine ulaşan bu ordu ile ülkesini Müslüman Oğuzların baskısından kurtaran David, ülkesinin sınırlarını daha da genişlettiler. Gürcü ordusunu oluşturan ve açılan bölgelere yerleşen kumanlar, Hıristiyanlığı benimsemişlerdi. 1124 yazında Çoruh vadisine ve İspir bölgesine yerleşen Türkmenlere baskın vererek kovalayan Kumanlar, buralan ele geçirdi ve Türkmenlerden boşalan topraklara yerleşmeye başladılar.


1118 – 1124 arasında Kuman hanı Atrak’ın damadı olan ve Karadeniz’in kuzeyinde devletleri çökme noktasına gelmiş Kumanları ülkesinden getirterek, 1124 yaz sonunda 60 bin atlıya ulaşmış Kumanlar’dan oluşan ordu ile ülkesinin sınırlarını 6 yılda birkaç misli büyüten David, 25 Ocak 1125′te ölünce yerine geçen Dimitri’in yaptığı ilk iş yeni gelenlerle birlikte iskân sorunları halledilmediği için Kral David’e karşı birkaç defa isyana teşebbüs eden Kumanları Ardahan, Göle,Oltu, Tortum, Şavşat, Ardanuç, Yusufeli bölgelerine yerleştirerek’ iskân sorunlarını halletmesi olmuştur.


Gerek David (1080 – 1125) gerekse Dimitri (1125 – 1156) zamanında Kumanlardan oluşan askerlerle zaferden zafere koşan ordunun başkumandanlık makamı Kumanlar’a verilmiyordu. Bu durum inzivaya çekilen Dimitri’den sonra altı ay kadar tahtta kalabilen oğlu IV. David’in yerine Kumanların desteği ile tahta geçen III. Giorgi (1157 – 1187) zamanına kadar sürdü. 1110 yılından bu yana Gürcistan Ordusunun Başkomutanlığı Orbelyanlı hanedanının elinde ocaklık şeklinde bulunuyordu. Bu durum 1177′ye kadar sürdü ve bu tarihte Gürcüstan Kralı III. Giorgi’nin tahtı ele geçirmesine yardımcı olan Kuman Kubasar Bey’İ Başkomutanlığa atadı. Geleneksel hakimiyetlerini kaybeden Orbelyanların mülkleri de Kumanlar’a verildi. III. Giorgİ’den sonra tahta çıkmasına destek verdiği Kuman prensesten doğma Kraliçe Thamar (1184 – 1214) baskılara dayanamayarak Kubasar Bey’i görevinden aldı ve daha önce kendisine bağışlanan topraklara el konuldu. Saray oyunları ile Başkumandanlık görevi elinden alman Kubasar Beğ felç geçirdiği için ölünceye kadar Thamar tarafından himaye edildi. Fakat Kubasar’ın soyundan gelenlerin saray oyunlanndan ve muhtemel bir intikam hareketinden kurtulmak için ellerinden alınan topraklardan ayrılıp Doğu Karadeniz Dağları’na sığındığı biliniyor. İkizdere’ye bağlı Çimil merkez olmak üzere Pazar, Çamlıhemşin, Rize’de ve Sürmene’nin Cimilit/Yağmurlu Köyü’nde yaşayan Osmanlı döneminde de tımar ve nüfuz sahibi olan Kumbasaroğullarının Kubasar’ın soyundan geldiği bilinmektedir.


Gümüşhane / Yağmurdere’ye bağlı ve İsmi kurulduğu günden bu yana Buğalı/Boğalı olmasına rağmen değişik mahallelerindeki kiliselerden dolayı çevre dağ köylerindeki halk arasında “7 Kiliseli Sultan Boğalı” diye anılan Boğalı Köyü’nün mahallelerinden birinin yaslandığı tepenin adı günümüzde de Kubasar Tepesi adını taşımaktadır. Ayrıca Osmanlı fethinden sonra tutulan bölgeye ait Tapu Tahrir Defterlerinde gerek Boğalı Köyü’nün gerekse komşu Arpalı (bugün metruk eski Arpalı) ile Bahçecik köylerinin isimleri Türkçe olmasına rağmen Osmanlı’nın ilk dönemine ait Tapu Tahrir Defterlerinde bazıları Türkçe isim taşıyan Hıristiyan reayalara ait kayıtlarında bulunması bu bölgenin Kubasar Beğ ile birlikte hareket eden Kuman Türkleri tarafından iskân edildiğini göstermektedir. Bu köylerde yaşayan günümüzde tasarruf ettikleri fakat tapuları bulunmayan tarla ya da çayırlıkların mülkiyetinin Kurt Dede’den bu yana kendi ailelerinin olduğunu söylerler.


Kraliçe Thamar döneminde ülke yönetiminde etkili olan bir diğer Kuman grubu da Kutlu Aslan grubuydu. Meçurçletuhutsesi (Finans Bakanı) olan Kutlu Aslan’ Gürcü devlet geleneğinde o güne kadar duyulmamış sarayın kapısında oluşturulacak bir konseyin, saraya gelen tüm işleri görüşüp karara bağlanmasını isteyerek kraliçenin tüm yetkilerini sınırlama önerisi getirmişti. Teklif edilen yeni kurum Türk devlet geleneğindeki danışma meclisinin (Kengeş) bir benzeriydi. Saraydaki Kutlu Aslan’ın karşıtı soylular Kraliçeyi etkileyerek Kutlu Aslan’ı tutuklattı. Fakat Kutlu Aslan’ın taraftarları ayaklanarak onu serbest bıraktılar. Daha sonra Kutlu Aslan’ın önerileri yumuşatılarak bir “Danışma Kurulu” oluşturuldu.


Kraliçe Thamar zamanında Gürcistan’a ikinci bir Kuman dalgası daha göç etmiş ve yerleşmişti. Son dönemlerde yazılmış Gürcü tarihleri bu olayı “Thamar döneminin son yıllarında Gürcistan’a birçok yabancı insanlar gelip yerleşti” diye belirtise de, eski Gürcü tarihlerinde yeni gelen Kumanlar’la eski gelmiş Kumanlar’ı birbirinden ayırmak için “Eski Kıpçak”, ” Yeni Kıpçak” terimleri kullanılmıştır. Yeni Kıpçaklar diye işaret edilen ikinci büyük göç, Kuman başbuğunun kardeşi Sevinç’in idaresinde yapılmıştır.

Kraliçe Thamar, İstanbul’da bir ihtilalle devrilen Komnenos hanedanının varisleri olan çocuk yaştaki David ve Aleksius’u zindandan kaçırmış ve Gürcistan’a getirtmişti.4 Bu olaydan 17 yıl sonra Latinlerin Bizans’ı işgali üzerine Kraliçe Thamar, Komnenos kardeşleri yeni gelen Kumanlar’dan oluşturduğu bir ordu ile İstanbul’u ve Bizans tahtını ele geçirmek üzere yola çıkartır. Batılı kaynaklar Komnenoslar’ın Kraliçe Thamar tarafından desteklenmesinden dolayı bu ordunun Gürcüler’den oluştuğu kanaatindedirler. Fakat o dönem Gürcülerin ordusunun Kumanlardan oluştuğunu hatırlatsak Komnenoslara verilen ordunun da Kumanlardan oluştuğu hemen anlaşılır.


Bizim böyle düşünmemizin nedeni sadece bu değil. Bu savı doğrulayacak başka nedenler de vardır. Bunlardan birincisi Aleksius’un oğlunun taşımış olduğu isimdir. Trabzon sarayının tarihçesi Michael Panaretos, Komnenos sülalesi mensuplarından bazılarının iki isim taşıdıklarını, bunların birisinin Hıristiyan ismi diğerinin ise Müslüman olmayan Türk ismi olduğunu kaydediyor. Bu tür isim taşıyanlardan birisi de I. Aleksius’un oğlu I. John Komnenos (1235 – 1238) dur. Onun İkinci ismi Axoukhos/Aksukos’dur ve bu isim Türkçe’dir.’


Batılı araştırmacılar, gerek Aksukos’un gerekse kraliyet ailesi mensuplarından Türkçe isim taşıyan diğer şahısların ortak yönü olarak Gürcü kökenli olmalarına işaret eder. Burada bu cümleyi daha doğru bir şekilde şöyle yazabiliriz. Trabzon sarayında Türkçe ikinci isim taşıyanların arasındaki ortak bağ annelerinin aynı asırlarda Gürcistan’a hayat ve güç vermiş olan Kuman kökenli olmasıdır.

Trabzon’da krallık kuran I. Aleksius’un karısının ve Aksukos’un annesinin kimliği bilinmiyor ama Kumanlan ülkesine yerleştirip onlardan bir ordu kuran Gürcistan Kralı David örneğinde de görüldüğü gibi böyle bir orduyu kurup layıkiyle kumandanlık yapabilmek ve kalıcı bir sonuç alabilmek için bir Kuman prensesiyle evlenmek ve bu şekilde bir akrabalık tesis etmek tarihte başka örnekleri de görülen bir olaydır. Ayrıca Trabzon sarayında Türkçe isim taşıyan diğerlerinin de annelerinin Kuman kökenli olması, I. Aleksius’un karısının da Kuman kökenli olabileceğini düşünmemiz için bir başka nedendir.


Karadeniz sahillerini takip ederek ilerleyen Aleksius ve David Komnenos adlı iki kardeşin ordusu önce Trabzon’u ele geçirir. Daha sonra Samsun ve Sinop’u ele geçiren Komnenos kardeşlerden David, yoluna devam ederek Karadeniz Ereğlisi’ne ulaşır. Davİd bu bölgede bir taraftan Latinlerin İşgal ettiği Bizans’tan kaçarak İznik’te devlet kuran ve Bizans’a vâris olma iddiasındaki Laskarisler ile diğer yandan da İstanbul’daki Latinlerle mücadeleye devam ederken, büyük kardeş Aleksius, Trabzon’u başkent edinerek başlangıçta Sinop’dan Rize’nin doğusuna kadar olan Karadeniz sahillerindeki topraklara hakim olarak devletini kurar. Trabzon Krallığı’nın kurulmasında hizmet eden ve yönetimde önemli görevler alan Kuman asıllı Türkler’in birçoğu bundan sonra aileleri ile birlikte Trabzon’un civarında askerî bakımdan önemli yerlere yerleşmiş ve Hıristiyanlaşmışlardı.


Aleksius Komnenos’un 1214′te Sinop Önlerinde esir edilip Sinop’un Selçuklular tarafından ele geçirilmesinden sonra yapılan bir anlaşma ile Selçuklu vasalı haline gelen Trabzon Rum Krallığı’nın sınırlan da Samsun bölgesine kadar gerilemişti. Bafra bölgesindeki Kumanos ve civar köyler Aleksius Komnenos’un ordusundaki Kumanlar tarafından kurulmuştur. 1923 yılına kadar Ortodoks Hıristiyan olarak kalan Bafralı Kumanoslular 1923′de rnübadele ile Yunanistan’a gönderildikleri zaman tek kelime Yunanca bilmedikleri için Yunanistan’da çok sıkıntı çektiler. Ancak bir iki nesil sonra Yunanca öğrenebilen Bafralılar, Yunanistan’da hâlâ Yunanlılar’dan ayrı görülür.


Doğu Karadeniz Bölgesi ile ilgili yeni yapılan çalışmaların bir çoğunda bu bölgedeki ve Trabzon Krallığı topraklarındaki Kuman Türkleri’nin varlığı ve bölgede daha önce yaşayan toplumla etkileşimleri konusunda çok daha somut şeyler ortaya konmakta ve tarihi gerçekler karanlıklar arasından gün ışığına çıkartılmaktadır. Bu araştırmalardan birisi de Rus bilim adamı Shukurov’un Antroponomi çalışmalarıdır. O’nun tespitlerine göre bölgede Trabzon Rum Kralhğı’nm hakimiyet dönemi olan 13. ve 15. yy. arasında Doğu Karadeniz Bölgesindeki etnik yapıda gözle görülür değişiklikler görülmektedir. Bu değişiklikler Türk etnik unsurların Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki Rum toplumuna karışması şeklindedir. Yeni gelen Türk unsurların büyük çoğunluğu Rumlar’ca asimile edilmiş, vaftiz edilerek Hıristiyan isimler almışlardır.

Gürcistan yolu ile Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’e yerleşen ve Gürcü Krallığı’nın altın çağını yaşamasında önemli roller oynayan Kumanlann, Trabzon Krallığı’nın kuruluşunu temin eden orduda görev almanın yanı sıra Krallık içinde yaşanan siyasî olaylarda etkileri daha sonra da devam etmiştir. Bu rol özellikle Trabzon sarayında Bizans’ın Trabzon Krallığı üzerinde etkili olma çabalan esnasında da ortaya çıkan Yerli Partisi ve Bizans Partisi çekişmelerinde de görülür.


Trabzon Sarayı Tarihçisi Panaretos’un kroniğinde Trabzon sarayında Komnenos hanedanına mensup kişilerden bazılarının Türk kökenli ikinci isimlerinin de kaydedildiğini yukanda belirtmiştik. Bunlardan üçü de Kral II. Aleksius’un (1297 – 1330) Kuman Beyi Çaklı Büyük Beka/Böke’nin kızından olan çocukları ve Kral III. Andronikos’un (1330 – 1332) kardeşleri olan, Anna Anahoutlu (Anakutlu), Michel Azakhoutlu (Acakutlu) ve Georges Akhpouga (Akboğa) dır. Kraliçe Thamar’a hizmet etmiş dedeleri Posof da Cak/Çak kalesinde oturduğu için Cakeli/Caklı/Çaklı olarak anılan Büyük Beka/Böke bu bölgede bir atabeylik kurmuş ve yerine geçerek Atabeyliği yöneten varisleri de Gürcü kaynaklarında Caklı / Çakh olarak anılmıştır. Trabzon Sarayında Kuman ismi taşıyan bir diğeri ise Gürcü Kralı David ile Akboğa’nın kızı olan ve Trabzon Kralı III. Manuel ile (1390 – 1417) 1377′de evlendikten sonra Eudocia adını alan Koul-kankhat (Güllhan Hatun)dur. Hakkında fazla bir bilgi olmayan Akboğa da Kuman kökenlidir.


Kumanlann Trabzon bölgesindeki etkisi hiç şüphesiz bunlardan ibaret değildir. Trabzon bölgesine yerleşen Kuman çoğunluklu Türk grupları Hıristiyan inancını kabul etmelerine rağmen henüz Türk kimliklerinden tamamen kopmamışlardı. Özellikle dillerini ve Türkçe aile ve şahıs isimlerini muhafaza etmişlerdi. Bu durumun en azından Trabzon Rum Krallığı döneminde de devam ettiğini, Trabzon Krallığı’na ait belgelerde yer alan kayıtlardan ve Osmanlı fethini müteakip bölgede yapılan tahrirlere ait defterlerden öğreniyoruz.

15. ve 16. asırda Trabzon bölgesinde yapılan Osmanlı tahrirlerinden kayıtlı olduğu defterlerden Başbakanlık Osmanlı Arşivi Tapu Tahrir 52 numaradaki 1515/16 tarihli Trabzon Sancağı Mufassal Tapu Tahrir Defteri’nde yer alan kayıtlarda Sürmene nahiyesine bağlı Zavli Köyü’ndeki 55 hane Hıristiyandan 9 hanenin Hıristiyan ismi taşımasına rağmen Kuman olduğu aynca belirtilmiştir. Defterin diğer sayfalannda Türkçe şahıs adı ve Hoşoğları, Timurci (Demirci), Şişman gibi aile adı taşıyan Hıristiyanlara ait başka kayıtlar da mevcuttur. Defterler bu açıdan incelendiği zaman geniş mülk sahibi oldukları için Trabzon Krallığı’nın yerel yönetici tabakasından olduklarını anladığımız Andronikos Turalis Nikita Rüstem, Yanis Amiras, Mirali gibi isimlere rastlarız. Bunlardan Turalis Türkçe, Rüstem Farsça, Amiras / Emir Arapça kökenli kelimeler olsa da Trabzon Krallığı içindeki Doğu menşeli Türk unsurlanna ait olduğu şüphesizdir.


Trabzon Krallığı’na ait kaynaklarda yer alan isimler üzerine çalışmalar yapan Rus bilim adamı Shukurov, Trabzon civarındaki kilise defterinde Türkçe isimler taşıyan Hıristiyanlara ait kayıtlar tespit ettikten başka Trabzon sarayı tarihçisi Panaretos’un kroniğinde Komnenos hanedanına bağlı bazı kimselerin Türk orijinli lakaplannm doğru transkripsiyonunun verilmiş olmasına dikkati çeker. Bundan hareket ederek de Trabzon halkının Moğol – Türk isimlerini duymaya alışmış olduğunu belirtir.

YAKIN DÖNEM PONTUS MESELESİ

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı sonunda aldığı yenilginin faturasını, sömürgeci ülkelerle imzaladığı Mondros Ateşkes Anlaşmasıyla ödemeye başlamıştı. Anlaşma koşulları arasında yer almamasına rağmen ülkede haksız işgaller birer birer gerçekleştirilmeye başlanmıştı. Böylesi bir potansiyel işgal ihtimali Doğu Karadeniz bölgesi ile birlikte Trabzon’u da kapsamaktaydı.

Trabzon ve çevresi jeopolitik konumu itibariyle öteden beri emperyalist politikaların daima ilgi odağında olmuş, özellikle de I. Dünya Savaşından başlamak üzere sonraki gelişmelerde de bu politikalara sıkça rastlanmıştır. Bölge daha I. Dünya Savaşı sırasında yaklaşık iki yıl Rus işgalinde kalmış bu da sosyal, ekonomik, kültürel yeni sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştu. Fakat bölge insanının işgal kavramıyla Anadolu’nun diğer bölgelerdeki insanlardan önce tanışması da bir taraftan ulusal bilincin daha önceden doğmasına katkıda bulunmuştu.


Ayrıca bölgenin coğrafi özellikleri, uluslar arası ticari sirkülâsyonun tarihler boyunca yoğun kültürel alışverişe uygun oluşu da burada olumlu gelişmelere yol açmıştı. Özellikle tarıma dayalı üretim biçimi yerine, ticarete dayalı üretim biçimi ve onun temsilcisi bir orta sınıfın mevcudiyeti her yönüyle zengin toplumsal bir yapı meydana getirmişti.


Bir de Trabzon; ülkenin o dönemde önemli bir limanına sahip oluşunun yanında, Erzurum’daki tek düzenli askeri birliğe ulaşılabilecek yolun başında bulunuyordu. Trabzon, bu arada yeni oluşumların özellikle Rusya’daki Bolşevik rejimin Anadolu’ya ilk yansımalarının da görüldüğü yerdi. Bu yeni olgu, kavram ve kişilerle de Trabzon insanı herkesten önce tanışıyordu. Yurt dışına kaçan İttihatçı şeflerin Anadolu’da yeniden iktidarı ele geçirme girişimlerinin başladığı merkez olması da bu süreçte, yani savaş sonrası Mütareke ve Milli Mücadele döneminde, Trabzon’u oldukça önemli bir yer haline getirmişti.


Anlaşılacağı üzere şehir ve çevresi içinde barındırdığı özel durumdan dolayı daima Mustafa Kemal ile birlikte Milli Mücadele önderlerinin hep dikkatini çekmişti. Bu nedenle de Trabzon Kurtuluş Savaşı boyunca önemi her zaman göz önünde bulundurulmuştu.

TRABZON’DA PONTUS SORUNU

Yunanistan bağımsızlığını ilan ettiği günden itibaren sürekli sınırlarını büyütmek ve Megali İdea’yı gerçekleştirmek politikası izlemişti. Bu politika doğrultusunda Anadolu’da, Yunan emperyalizminin odak noktalarından birini oluşturmuştur. Doğu Karadeniz Bölgesi ve buranın merkezi konumundaki Trabzon’da Pontus sorununun baş gösterdiği bir yer olmuştu.


Milli Mücadele yıllarında ortaya çıkan bu sorun Trabzon’da yaşayan Rumların ve diğer azınlıkların sosyal-kültürel ve ekonomik gelişimleriyle de doğru orantılı idi. Bu dönemde bölgede yaşayan Rum nüfusu Türklere oranla ekonomik güce daha fazla sahip ve dış dünya ile ilişki halindeydi. Ayrıca yerel ticari egemenlikleri de Türklere oranla oldukça ileri boyutlara ulaşmıştı.


Pontus sorununun illegal yöntemlerle ilk oluşumu Karadeniz sahillerinde tarihi Pontus Rum Krallığı’nı yeniden yaratmak biçiminde başlamıştı. Pontus hareketi dinsel kurumların ve kişilerin öncülüğünde patrikhane, metropolit hane, kilise ve okul gibi her yerde hızla yayılmaya başlamıştı. Bunun ilk örneği de 1904’te Merzifon Amerikan Koleji’nde görülmüştü. Rum gençlerinin kurduğu Pontus Cemiyeti’nin amacı tarihi bağımsız Pontus Krallığını yeniden diriltmekti. Doğu Karadeniz’de Trabzon ve Samsun merkez olmak üzere yeni Pontus Devleti kurulacaktı. Devletin sınırları Batum’dan İnebolu’ya kadar Karadeniz kıyılarını içine alırken bu sınırlara bugünkü Kastamonu, Çankırı, Yozgat, Sivas, Tokat, Amasya, Gümüşhane ile Erzincan’ın bir bölümü de dâhildi.


Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinin en ağır sonuçları Doğu Karadeniz’de dolayısıyla Trabzon ve çevresinde görülmeye başlamıştı. Rusya, Trabzon ve çevresini işgal etmişti. Bu işgaller yöre halkının ekonomik, kültürel ve sosyal yaşamlarını derinden etkilemişti. Bölgede yaşayan Türk halkı mal varlıklarının büyük bir kısmını Rus işgaliyle başlayan talan hareketleriyle kaybetmişti. Rusların bölgedeki uygulamaları Pontus’çu Rumların işlerini daha da kolaylaştırmıştı. Rumlar savaş boyunca savunmasız Türk kentlerine ve köylerine karşı saldırılarını artırırken bir taraftan da Rus ordusuyla işbirliği yapıp bölgedeki işgallere ve işgalcilere rehberlik hizmeti sunuyorlardı.


Rusya’nın I. Dünya Savaşı’ndan çekilme kararı almasından sonra bölgeyi boşaltmalarının ardından Trabzon idaresi de fiilen Osmanlı Devleti’nin yönetim zafiyetinden dolayı Rumların eline geçmişti. Bu süreçte de Pontus’çular özellikle Mütareke döneminde bölgedeki ayrılıkçı yerel örgütlenmeyi gerçekleştirmeye başlamıştı. Diğer taraftan da uluslar arası destek sağlamak için pek çok girişimde bulunuyorlardı. Bu amaçla, Kasım 1918’de, Marsilya’da Giresun’un eski belediye başkanlarından Kaptan Yorgi’nin oğlu tüccar Konstantin Konstantinidis’in öncülüğünde bir Pontus Cemiyeti kurabilmek için uluslar arası bir kongre düzenlemişti. Nitekim aynı amaçlar Pontus hareketinin önderleri tarafından 1919 Paris Konferansı’nda ve benzer platformlarda pek çok defa dile getirildi.

Rumlar, uluslar arası kurullarda destek sağlamak amacıyla bölgenin demografik yapısını çarpıtarak 1,5 milyon Rum nüfus olduğunu ileri sürüyorlardı. Fakat bu rakamın inandırıcılığı söz konusu değildi. Ünlü tarihçi Arnold Toynbee de bu kanaatte idi. Hatta Rumların kendileri de bu rakama inanmıyordu. Trabzon Metropoliti Chrysanthos Lâin’in 2 Mayıs 1919 Paris Sulh Konferansı’nda sunduğu raporda da bu görülmekte idi. Chrysanthos Rusya’dan gelen göçmenlerle nüfuslarının 850 bin olduğunu Kafkasya ve Rusya’dan gelecek yeni göçmenlerle sayılarının Müslüman ahaliyle ancak eşitlenebileceğini, Ermeni nüfusunda azınlıkta olduğunu öne sürüyordu.


Buna rağmen Pontus Cumhuriyeti’nin kurulabilmesi için çok yönlü bir politika takip ediliyordu. Bu gaye ile 4 Mart 1919’da Trabzon’da Pontus Gazetesi yayınlanmaya başladı. Öte yandan Rumlar, sayıları 40’a varan dernekleri vasıtasıyla ayrılıkçı eylemleri illegal yöntemlerle gerçekleştirmeye başlamışlardı. Özellikle batı kamuoyu, bu faaliyetlerden dolayı Doğu Karadeniz bölgesini kısa sürede Pontus olarak kabul etmiş, hatta Türkiye’ye gönderilen mektuplarda bu şekilde yazılmaya başlanmıştı.


Diğer taraftan Rusya’da Sohum’da, yaşayan Rumlar kendi aralarında oluşturdukları bir komite ile Trabzon ve Samsun’da yönetimin Türklerden İtilaf Devletlerine devredilmesi için bildiriler yayınlıyorlardı. Yine bu çevrelerin baskıları sonucunda İstanbul Hükümeti de Trabzon’da yaşayan Hıristiyan ahaliye kötü muamele yapılmadığını kanıtlamaya çalışarak işgal güçlerinin isteğiyle Trabzon’da bir araştırma yapılmasını kararlaştırmıştı.


Uluslar arası çevrelerin baskılarının dışında da ülke içinde bulunan Pontus’çular, Wilson ilkelerini kendileri açısından Doğu Karadeniz’de uygulanır hale getirmek amacıyla Rum nüfusun çoğunluğu oluşturduğunu ispata çalışıyordu. Bu nedenle de tezlerini inanılır hale getirmek için, Türkleri, her yolu deneyerek Karadeniz’den uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Rusya’dan gelen göçmenler buralara da yerleştiriliyor, Patrikhane, Metropolit hane ve İtilaf Devletleri de bu faaliyetleri destekliyor, Türklere karşı uygulanan baskı ve şiddet yöntemleri ile yurtlarından göç ettirilmelerine göz yumuluyordu.


Bu arada bölgede etkinliği fazla olmamakla birlikte Trabzon ve Havarisi Âdem-i Merkeziyet Cemiyeti’nin özerklik yanlısı politikası da Pontus’çuların amaçlarına hizmet ediyordu.


En çok tartışmanın yapıldığı nüfus oranları konusu ise oldukça açık bir şekilde Türkler lehine olduğu halde Türk nüfus az gösteriliyordu. Ancak, Türklerin ve Fransızların istatistikleri ise Rumları yalanlıyordu: 1914 Türk resmi kayıtlarında İslam nüfusu 921.000, Rum nüfusu 161.000, 1897 yılına ait Fransız kaynakları ise İslam nüfusu 806.700, Rum nüfusu da 193.000 olarak gösterilirken, 1919–1920 yıllarında Türkler yine ezici bir çoğunluğa sahipti. Trabzon merkezde 60.000 Hıristiyan’a karşı (Ermeniler dâhil) 317.000; Giresun’da 10.000 Hıristiyan’a karşılık 190.000 Müslüman vardı. Bu tabloyu değiştirmek için, Pontus’çular bölgeye daha 1919 yılının başında Rusya’dan 66.000 göçmen getirip yerleştirmişlerdi. Bunların birçoğu çeteler ve askerlerden oluşmakta idi. Fakat yine de Türk nüfusun sayısal üstünlüğü değiştirilememişti.


İstanbul’daki Hükümetin içinde bulunduğu acziyeti Pontus’çular oldukça iyi değerlendirdiler. Kısa sürede Rus ve Yunan kaynaklarından elde ettikleri silah ve cephaneyi çeşitli yöntemlerle bölgeye getirmişlerdi. 1920 başlarına gelindiğinde 25.000 civarında silahlı Pontus eşkıyası illegal faaliyetlere başlamışlardı.


Eşkıyaların en tehlikelileri ise Köroğlu ve Eftalidis çeteleriydi. Bu arada 1920 yılının Noel gününde bölgede düzenlenen ayinlerden sonra Türklere karşı top yekûn saldırılar başlatılmıştı. Rumlar, bu arada silahlı mücadelelerine fikri mücadeleyi de katmak amacıyla ayrılıkçı pek çok yayın organını çıkarmaya başlamışlardı. Örneğin İstanbul’da Pontus gazetesi, Trabzon’da Epohi, Batum’da Elefteria Pontus gazeteleri bunlardan bazılarıydı. Bu arada şaşırtıcı bir gelişme meydana gelmişti. İtilaf Devletleri ve batı kamuoyu Trabzon ve Mersin hattının doğusunda kalan aynı zamanda bu bölgeyi de kapsayan bütün Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu topraklarını büyük Ermenistan olarak tasarlıyordu. Bu gelişmeler Pontusçuları hayal kırıklığına uğrattıysa da davalarından asla vaz geçmemişlerdi. Hatta Fener Patrikhanesi yeterince destek sağlayamadığını iddia ettikleri Venizelos’u şiddetle eleştiriyordu. Partikhane ayrıca Paris Konferansı’na gönderdiği temsilcileriyle ki bunların arasında Patrik Vekili Dorotios ve Trabzon Metropoliti Hrisantos da bulunuyordu. Bu Rum heyeti, İtilaf Devletlerini Pontus Cumhuriyeti fikrine sekiz ay boyunca büyük uğraş vermelerine rağmen ikna etmeye çalışmışlarsa da bunda muvaffak olamamışlardı.


Bu gelişmelerden sonra bölgenin Ermenilere verilmesi fikri Rumları her ne kadar tatmin etmemişse de Türklerin idaresi yerine bir Ermeni idaresinin ehven-i şer olduğunu kabul ederek bir özerk Pontus devleti elde etme yolunu seçmişlerdi. Bu politikalarının da her türlü tarihi gerçekten yoksun olduğu kısa sürede anlaşılacaktı.

PONTUS RUM AYAKLANMASINA KARŞI ALINAN ÖNLEMLER

İstanbul Hükümeti nihayet gerçekleri görmeye başlamıştı. Silahlı cephanesi olan ve illegal faaliyetlere karışan Pontus’çuların cezalandırılması kararlaştırılmıştı.


Hükümet tarafından özellikle bu sorunların giderilmesi için Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu Müfettişi olarak bölgeye olağanüstü yetkilerle gönderildi. Trabzon’da bu görevin kapsamı içinde bulunuyordu. Diğer taraftan Kazım Karabekir Paşa da bölgedeki asayişi temin etme girişimlerine daha önceden aldığı bazı tedbirlerle başlamıştı.


Mustafa Kemal, Samsun’a çıktıktan sonra, Karadeniz bölgesindeki asayişin bozulmasının gerçek nedenlerini, Pontus’çu çetelerin yaptığı katliamları Türklerin de sadece kendilerini savunma amaçlı tedbirlerini, yerinde yaptığı incelemelerle sadarete bazı raporlar göndererek bildirmişti. Atatürk, konuyla ilgili girişimlerini Erzurum Kongresi sırasında ve Temsil Heyeti başkanlığı esnasında da sürdürmüştü. Zaten Erzurum Kongresine Trabzon’u temsilen katılan 16 delege de Yunanistan’ın Doğu Karadeniz’de kurmaya çalıştığı Pontus Devletine karşı bölgenin, vatanın bölünmez bir parçası olduğunu, Türklere ait bu toprakların Yunanistan’a dolayısıyla Rumlara bırakılamayacağını savunmuştu. Kongre Başkanı Mustafa Kemal Paşa da sorunla ilgili duyarlılıklarını daha kongrenin açılışı sırasında dile getirmiş ayrıca Karadeniz Bölgesinin haklarını savunmak için de Trabzon’da Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin kurulduğunu belirtmişti. Diğer taraftan konuya ilişkin telgrafları, raporları İstanbul’a sürekli olarak göndermeye devam ediyordu. Bu arada Barutçu zade Hacı Ahmet Efendi öncülüğünde Trabzon ve çevresinin milli davasını içeride ve dışarıda savunabilmek için İstikbal isimli bir gazete çıkarılmaya başlanmıştı. Ayrıca Trabzon’daki Milli Teşkilatın başına Ali Rıza Bey, Giresun teşkilatının başına da Topal Osman Ağa getirilmişti.


Buna rağmen Mütareke Döneminde Doğu Karadeniz Bölgesinde faaliyet gösteren Pontus çeteleri ile savaşacak ciddi anlamda bir askeri kuvvet bulunmamaktaydı. Bir taraftan ordu terhis edilirken diğer taraftan milli kuvvetler henüz oluşturulmamıştı. 1919’da 15. Tümen ve 5. Kafkas Tümeninin bir kısmı bölgeye gönderilmişse de olumlu bir netice alınamamıştı. Bu sırada Batı Anadolu’da Yunan işgallerinin yanı sıra İtilaf Devletleri ve Osmanlı Hükümeti’nin teşvikleriyle Anadolu’da çıkan isyanlar, Pontus sorununu daha da ciddi bir aşamaya getirmişti. Bölgedeki Pontus çetelerinin Samsun ve Trabzon başta olmak üzere bütün Karadeniz sahillerini kontrolleri altına almaları tehditi ortaya çıkınca T.B.M.M Hükümeti ve onun şahsında Mustafa Kemal yeni bazı önlemler almaya karar verdi. Ancak merkezi Sivas’ta bulunan 3. Kolordu meseleyi bütün gücüyle çözmeye gayret ettiyse de bunun yeterli olmadığı görülmüştü.

Bunun üzerine Meclis’in açılışından bir gün sonra Mustafa Kemal Paşa 24 Nisan 1920’de T.B.M.M’ de yaptığı konuşmada Pontus sorununu çözmekle görevli kuvvetlerin birleştirilmesi gerektiğini öne sürmüştü. Bu amaçla Pontus’çuluk faaliyetlerine tamamen son vermek için 9 Aralık 1920’de Merkez Ordusu kurularak komutanlığına da Nurettin Paşa tayin edilmişti. 10.000 kişilik bu orduyla Pontus çetelerine karşı başarılı bir mücadele yürütülmeye başlanmıştı. Fakat geniş bir bölgeye dağılmış bulunan Pontus’çulara karşı sadece askeri tedbirler de yeterli olmayacağı düşünüldüğü için buna paralel olarak adli ve idari tedbirlerde alınmıştı. İlk olarak T.B.M.M ve Mustafa Kemal’in inisiyatifiyle yayınlanan beyannamelerle dağlardaki çetelere teslim olma çağrısı yapıldı. Fakat müteaddit defalar yapılan benzer çağrılar Rum çeteleri tarafından hiçbir zaman dikkate alınmadı. Ancak Nurettin Paşanın da iyi niyetli girişimlerinden bir netice alınamayınca askeri çareler yürürlüğe konuldu. Bölgede yapılan genel silah aranması yanı sıra Pontus hareketinin merkezi olarak bilinen Samsun ve Trabzon Metropolitlikleriy

Bu yazı toplam 2636 defa okundu.
 
Paylaş
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
GEREKLİ SAYFALAR
YAZARLAR
Reklamlar
Reklamlar
SİTE ANKET
Hayratta nüfus artışı olsunmu
Evet iyi olur
Fark etmez
Olmasın sıkıntı olur
Yatırımdan sonra olur
Geri Dönüş imkanı yok
Reklamlar