27 Nisan 2017 Perşembe Saat 15:46
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Av. Gülseren Aytaş
12 Ağustos 2008 Salı Saat 15:27
Türkiye için büyük bir tarihî değişim de AB nin direktifleri ile şu olmuştur:


07.08.2003 tarihli ve 4963 s. Kanunla, 227 s. Vakıflar Genel Müdürlüğünün teşkilat ve görevleri hakkındaki Kanun Hükmünde Kararnameye, 3. ek madde eklenmiş, ve, Yurt dışındaki yabancı vakıfların Türkiye'de faaliyette bulunması, işbirliği yapması, Temsilcilik ve Šube açmaları ve üst kuruluşlar oluşturmalarına izin verilmiştir. Böylece, pek çok yabancı vakfın Türkiye'de faaliyette bulunmasına cevaz verilmiştir.
------

1) Ülkemiz, milli çıkarlarımıza aykırı gelişmeler yaşamaktadır. Soğuk terör Ermeni Soykırımı iftirası, toprak ve tazminat talepleri için uygun yasal zemini beklemektedir.

Uygun yasal zemin, Uluslararası Yargıya başvurduğumuz takdirde oluşacaktır.

Çünkü Uluslararası Tahkime veya Adalet Divanına başvurarak "Ben soykırım yapmadım, beni aklayın" diyebilmek için, 1948 tarihli BM Soykırım sözleşmesinin geriye dönük uygulanmasını kabul etmemiz gerekmektedir.

Çok vahim bir durum da, Cemaat Vakıfları (Azınlık Vakıfları) konusunda yaşanmaktadır. Son derece iyiniyetli ve merhametli olan Türk Halkı, "azınlık haklarına riayet edelim tabii…" şeklinde, tamamen yanlış bir düşünceye itilmektedir.

Gayrimüslimlerin kendi din mensuplarını desteklemek amacıyla cumhuriyetten önce kurdukları vakıflar, Cumhuriyet kanunlarına uygun kurulmuş gibi işletilmek istenmekte, Müslüman Türk vatandaşlarına verilmeyen haklar, gayrimüslim azınlığa verilerek ayrımcılık yapılmakta, Cemaat Vakıfları hakkında internette ve medyada bilgi arayışı içine girenler, inanılmaz bir lobi ile karşılaşmaktadır.

Bu tasarıya karşı çıkanlara, ne yazık ki, hakaret dolu yakıştırmalar yapılmaktadır.

Öte yandan AİHM nin azınlık vakıflarına imtiyaz sağlayan kararı, Kıbrıslı Rumların da dahil olduğu on binlerce davaya emsal olacak, Türkiye istenen mülkleri vermezse, tazminatlara mahkum edilecektir. Zaten borç sarmalında olan Türkiye, tazminatları ödeyemez duruma gelebilir.

2- Hükümet, Atatürk döneminde çıkarılan 2762 sayılı Vakıflar Kanununu değiştiren bir Kanun tasarısı hazırlamıştır. Bu yasa tasarısı, Lozan'a, Anayasamıza, Medeni Kanunumuza ve milli çıkarlarımıza aykırı olması nedeniyle Cumhurbaşkanı Sn. Ahmet Necdet SEZER tarafından veto edilmiş ve yeniden görüşülmek üzere Meclis'e gönderilmiştir.

Yasa tasarısı, şu anda Meclis'te beklemektedir.

3- Cemaat Vakıfları, "Müslüman olmayan Azınlık Vakıfları" demektir. Osmanlı zamanındaki şer'i hukuk sistemine göre Ermeni, Yahudi ve Rum vatandaşlar tarafından, kendi cemaatlerinin mensuplarına destek olmak için kurulmuş, eski vakıflardır. Çağdaş hukuk sistemimize göre, böyle bir vakıf kurulması ve yaşatılması artık mümkün değildir. Ancak, eski vakıflar, yürürlükteki yeni vakıflar hükmünde olmamak üzere ve Lozan gereğince Devletimizin himayesi ve denetimi altındadır.

KONU İLE İLGİLİ HUKUKİ DURUM:

1- 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması'nın, bir tarafında Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti, bir tarafında Türkiye vardır.

"Devletlerin bağımsızlık ve egemenliklerine hürmet esasına dayalı bu anlaşma.." şeklinde başlar. Dolayısıyla Lozan, aynı zamanda Kurtuluş Savaşı'ndan başı dik çıkan Türk Milletinin şeref ve bağımsızlık belgesidir.

Öte yandan, eski Osmanlı vakıfları için Avrupa'da sadece iki ülkede vardır; Türkiye ve Yunanistan.

Lozan Antlaşmasına göre, "karşılıklılık (Mütekaabiliyet) ilkesi" kabul edilmiştir.

Buna göre, Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklara tanımış olduğu hakları, Yunanistan da kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanıyacaktır. Başka bir ifade ile, Türkiye'den, Yunanistan'daki Müslüman azınlığın sahip olmadığı bir hak talep edilemez.

Oysa Yunanistan'daki Müslüman Türkler büyük haksızlık ve baskı altındadır. Türkler kendi camilerine giremez, vakıf mallarını yönetemez, eğitim göremez durumdadır. Osmanlının camileri, çeşmeleri, türbeleri yıkılmış, tamirine bile izin verilmemektedir.

Bizim 1935 yılındaki Vakıflar Kanunumuz, Yunanistan'ın 1980 yılında çıkardığı Vakıflar Kanunundan çok ileridedir.

2-Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurularak çağdaş hukuk sistemine geçilmesi ve Anayasa ve Medeni Kanunun kabul edilmesi ile, doğal olarak eski vakıfların günümüzde geçerliliği kalmamıştır.

Nitekim, Anayasamızın 10. md. ne göre;

"Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz."

denilmektedir.

Medeni Kanunumuzun 101. md. ne göre ise, belli bir ırk veya cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz.

3- Devletimizin himayesi ve denetimi altındaki eski vakıfların hukuki durumu, Ulu Önder M. Kemal Atatürk zamanında, 1935 yılında çıkarılan 2762 sayılı Vakıflar Kanunu ile düzenlenmiştir:

1935 yılında çıkan 2762 s. Vakıflar Kanununun 44. maddesine göre; Cemaat Vakıflarından, en az 15 yıldan beri tasarruflarında olduğu belgeleriyle ispatlanmak koşuluyla mallarının listesi istenmiş, beyanname vermek için 3 aylık kesin süre verilmiştir. Cemaat Vakıfları, işte bu 1936 yılında verdikleri beyannamelerindeki mülkleri tasarruf edebilirler.

Dolayısıyla Atatürk, cemaat vakıflarının mal edinilebilecekleri son tarihi açıkça "1920" yılı olarak belirlemiş, 1921 yılında edinilen mülkleri dahi Cemaat Vakıflarına ait kabul etmemiştir. Bu durum o kadar kesin bir gerçektir ki aynı Kanunun uygulamaya yönelik geçici 1. maddesinde de kesin uygulama apaçık izah edilmiştir:

"….mütevelli heyetleri ….üç ay içinde idare ettikleri vakıfların …..(mahiyetlerini, hesaplarını, kaynaklarını, belgelerini vs. ) gösterir bir beyanname tanzimine ve mensup oldukları vakıflar dairesine vermeğe mecburdurlar. Birinci fıkrada yazılı müddet içinde beyanname vermemiş olanlar vakıflarında tasarruf edemezler. ….beyannamelerin verildikleri tarihten itibaren, altı ay içinde tetkik ve tasdiki mecburidir. Bu müddet içinde tasdik edilmediği takdirde yalnız mukannen masraflar tasdik edilmiş sayılır." (3 aylık süreyi mücbir (kaçınılamaz) sebeple kaçıranlar için durum ayrıca düzenlenmiştir. Bu durum, 3 aylık sürenin kesin hukuki sonuç doğurmasına engel olmaz.)

Atatürk'ün eşsiz dehâsı ve devlet adamlığı, hayatımızın her ayrıntısında karşımıza çıkmakta, içimizi minnet ve O'na lâyık olamamanın verdiği mahcubiyet duygusuyla sızlatmaktadır...

4-Atatürk'ün önderliğinde çıkarılan 05.06.1935 tarihli ve 2762 sayılı Kanun, daha sonraları şu tarih ve Kanunlarla değiştirilmiştir:

-05.07.1939 t. 3668 s. Kanun

-31.05.1949 t. 5404 s. Kanun

-24.03.1981 t. 2437 s. Kanun

-22.09.1983 t. 2888 s. Kanun

-08.06.1984 t. Kanun Hükmünde Kararname

-04.04.1995 t. 4103 s. Kanun

-03.07.2001 t. 4690 s. Kanun

-09.08.2002 t. 4771 s. Kanun

-11.01.2003 t. 4778 s. Kanun

-18.07.2003 t. 4928 s. Kanun

-07.08.2003 t. 4963 s. Kanun

5-Cemaat Vakıflarının taşınmaz mal edinmesi hakkında yıllarca tartışılmıştır. Nihayet, 1974 yılında alınan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı ile, Cemaat Vakıflarının 1936 yılında verdikleri mal bildirimlerini gösteren beyannameler, "Vakıfname" olarak kabul edilmiştir. Vakıfnamede mal edinmeye ilişkin bir düzenleme yoksa bu vakıfların mal edinemeyeceklerine karar verilmiştir.

6- Daha sonra, "Avrupa Birliğine uyum Yasaları " çerçevesinde, 03.08.2002 gün ve 4471 sayılı Kanunla, Cemaat Vakıflarının, sosyal ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarruflarında bulunan ve sahipliği belgelerle kanıtlanan taşınmazların, altı ay içinde başvurulması halinde Vakıf adına tescil edileceği hükmü getirilmiştir.

7- Anayasa Mahkemesi, 27.12.2002 tarihinde verdiği kararla, Cemaat (Azınlık) Vakıflarının 2002 yılına kadar tasarruflarında bulundurdukları taşınmazları mülk edinmelerine karar vermiş ve Bakanlar Kurulu'nun izniyle taşınmaz mal edinmelerine karşı çıkmamıştır.

8- Daha sonra 11.01.2003 günlü ve 4778 sayılı Kanunla yeni bir değişikliğe gidilmiş; Cemaat Vakıfları'na, "Vakıflar Genel Müdürlüğünün izniyle" dinî, hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinme ve taşınmaz malları üzerinde tasarrufta bulunma izni verilmiştir.

9- 18.07.2003 günlü ve 4928 sayılı Kanunla Cemaat Vakıfları'na, onsekiz ay içinde mülklerinin tescili için başvuru hakkı tanınmıştır.

10-Türkiye için büyük bir tarihî değişim de AB nin direktifleri ile şu olmuştur:

07.08.2003 tarihli ve 4963 s. Kanunla, 227 s. Vakıflar Genel Müdürlüğünün teşkilat ve görevleri hakkındaki Kanun Hükmünde Kararnameye, 3. ek madde eklenmiş, ve, Yurt dışındaki yabancı vakıfların Türkiye'de faaliyette bulunması, işbirliği yapması, Temsilcilik ve Šube açmaları ve üst kuruluşlar oluşturmalarına izin verilmiştir. Böylece, pek çok yabancı vakfın Türkiye'de faaliyette bulunmasına cevaz verilmiştir.

(AB direktifi sözü, hem fiilen, hem hukuken yerinde kullanılmıştır. AB İlerleme Raporlarında "direktif" sözü geçmektedir.)

11- Öte yandan, belki de en önemli ayrıntı da şudur:

Osmanlı veya daha sonraları döneminde 1912 yılında çıkarılan bir Kanuna kadar tüzel kişilerin taşınmaz mal edinmeleri mümkün değildi. Yasa tasarısı ile, nam-ı müstear ve nam-ı mevhumlar (Takma, başka veya gizli isim) adına kayıtlı olan bütün mülklerin cemaat vakıflarına verilmesi yolu açılacaktır.

HUKUKİ DURUMUN DEĠERLENDİRİLMESİ:

Kısaca, 1912 yılından bu yana, Atatürk dönemi ve çıkarılan orijinal 2762 s. Vakıflar Kanununun korunduğu dönem haricinde, Vakıflar Kanununda yapılan değişiklikler ve 1984'deki kararname ile, cemaat vakıflarına adım adım taviz verilmiş ve temel hukuki gerçekten uzaklaşılmıştır :

Atatürk döneminde Lozan Antlaşmasına göre çıkarılan 2762 sayılı Vakıflar Kanunu ile, Cemaat Vakıflarının en çok 1920 yılına kadar edindikleri mülkleri yasal kabul edilmiş , 3 aylık kesin bildirim süresi ve 6 aylık kesin tasdik süresi verilmiştir.

Cemaat Vakıfları 1936 yılında beyan ettikleri dışında mülk tasarruf edemeyecekleri halde, bugün, "Diğer vakıflar hiçbir kısıtlama olmadan mal edinebiliyorlar, cemaat vakıflarına neden izin şartı konuluyor?" aşamasına gelinmiştir.

Kabul etmek gerekmektedir ki, şu anda gelinen durum dahi, Cemaat Vakıfları lobileri için bir başarıdır.

5555 s. Kanun Tasarısı ise, Cemaat Vakıflarına Cumhuriyetin temel niteliklerini fiilen değiştirecek kabul edilemez imtiyazlar tanımaktadır.

Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı olan Türkiye Cumhuriyeti, belli bir ırk ve cemaat mensuplarını desteklemek üzere Osmanlı zamanında kurulmuş Cemaat Vakıflarına, mal edinebilme yolunu hukuken açamaz, imtiyaz tanıyamaz.

Bu durum açıkca, Lozan'da kazandığımız haklara, Atatürk ilke ve inkılâplarına, Anayasa 10., Medeni Kanun 101. ve, 2762 s. Vakıflar Kanununun 10, 44. geçici 1. maddesine aykırıdır.

Böyle bir imtiyaz, vahim bir tarihi hata olur:

Öncelikle nam-ı müstear adına kayıtlı sayısız eser ve mülkler elden çıkacak, öte yandan uzun vadede eşitlik ve ayrımcılık yasağı prensibi gereğince diğer din, ırk ve cemaatlere mensup kişiler de kendi dinlerini, ırklarını destekleyici vakıf kurma hakkı (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 12. Ek Protokol, 1 md. gereğince) kazanacak, her durumda Devletimizin temel nitelikleri fiilen değiştirilmiş olacaktır.

5555 s. VAKIFLAR YASASININ VETO GEREKÇELERİNDEN BAZILARI ÖZETLE ŠÖYLEDİR:

1) "Bu yasa ile getirilen hükümlerle, Cemaat Vakıfları, herhangi bir merciden izin almaksızın sınırsız mal edinebilir, bunları devredebilir, yurt içi veya dışından bağış ve yardım alabilir, başka vakıf ve derneklere yardım edebilir, şirket kurabilir, kurulmuş şirketlere ortak olabilir, 1936 Beyannamelerindeki "nam-ı müstear" ya da "nam-ı mevhum"lar adına tapuda kayıtlı taşınmazları ve 1936 Beyannamesinden sonra edinmiş olduğu, ancak halen başkaları adına kayıtlı taşınmazları tapuda üzerlerine geçirebilirler. "

2) "Yasa ile, cemaat vakıfları mülhak vakıflar arasından çıkarılmıştır. Cemaat Vakıflarının Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün en üst karar organı olan Vakıflar Meclisi'ne bir asıl ve bir yedek üye seçmesi esası getirilmiştir. Bu durum Lozan'a aykırıdır ve Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün, 1935 yılında çıkarılan yasa gereğince Cemaat Vakıfları üzerindeki sıkı denetimi kaldırılmaktadır. "

3) "Medeni Yasa'mızın 101. maddesine göre, ulusal birliğe ve ulusal çıkarlara aykırı ya da belli bir ırk ya da Cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulması yasaklanmıştır. "

"Azınlık-çoğunluk ayrımı yapılmadan Cemaat Vakfı (Azınlık Vakfı) türünde bir vakfın Türkiye'de kurulması hiçbir biçimde mümkün değildir."

4) "5555 sayılı Yasa ile Osmanlı zamanında kurulmuş Cemaat Vakıflarına, ekonomik ve siyasal güç elde edecekleri biçimde yeni haklar ve ayrıcalıklar tanınmıştır. Bu durum, Lozan Antlaşması'na, Anayasamıza, Medeni Kanunumuza ve ulusal çıkarlarımıza aykırıdır."

AİHM NİN HAKSIZ VE MESNETSİZ KARARI:

Türkiye, 20.03.1950 tarihli Avrupa İnsan hakları Sözleşmesini 18.05.1954 de onaylamış. 28.01.1987 de AİH Komisyonuna başvuru hakkı kabul edilmiştir.

AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini düzenleyen 1 Kasım 1998 t. li 11 nolu ek Protokol ile kurulmuş, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Avrupa İnsan Hakları Divanı kaldırılmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, devletlerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesindeki temel esaslara ve kendi iç hukuklarına aykırı olarak verdikleri kararlar nedeniyle oluşan insan hakları ihlâllerini inceler.

AİHM, Devletlerin iç hukuklarına karışamaz, yargı kararını kaldıramaz veya değiştiremez. Ancak insan haklarına aykırılık halinde tazminata hükmedebilir. AİHM nedeniyle oluşan insan hakları ihlâlleri için bir karar mercii yoktur.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, haksız ve mesnetsiz olarak, bir Cemaat Vakfı'nın Hazineden talep ettiği mülklerde hak sahibi olması gerektiğine, Türkiye'nin mülkleri devretmediği takdirde, 910.000 Euro tazminat ve masraf ödemesine 09.01.2007 tarihi itibariyle karar vermiş bulunmaktadır.

Kıbrıslı Rumların açtıkları da dahil olmak üzere, sırada bekleyen on binlerce dava nedeniyle Türkiye, AİHM nin hükmettiği tazminatları ödeyemez duruma gelebilir.

Bir devletin hukukunda, belli bir dindeki vatandaşları desteklemeye yönelik vakıf kurulamaması insan hakları ihlâli olmadığına göre, eskiden kurulmuş olan vakıfların da yeni mülk edinememesi kararı, nasıl oluyor da insan hakları ihlâli olabiliyor, anlamak mümkün değildir.

Bu kararla, Türkiye'deki Müslüman olmayan azınlık vatandaşlarının hakları, Müslüman vatandaşların haklarından üstün tutulmuş ve imtiyaz (ayrıcalık) verilmiştir.

Oysa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ayrımcılık yasağını düzenleyen 14. maddesinde,

" Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır. "

denilmektedir.

AİHM, devletlere verdiği tavsiyeyi kendisi ihlâl etmiştir:

Sözleşmenin 04.11.2000 tarihli 12. ek protokol 1. md. de açıklanan; ayrımcılığın genel olarak yasaklanması maddesinde;

" Yasa ile öngörülmüş olan tüm haklardan yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasî veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, servet, doğum veya herhangi bir diğer statü bakımından hiçbir ayrımcılık yapılmadan sağlanır. Hiç kimse, hangisi olursa olsun hiçbir kamu makamı tarafından özellikle 1. fıkrada belirtilen gerekçelere dayalı bir ayrıma maruz bırakılamaz."

denilmektedir. Oysa bu kararla, Müslüman Türk vatandaşları ayrıma maruz bırakılmıştır.

(Bu madde, aynı zamanda AİHM nin kararı kesinleştiğinde, diğer ırk, din ve kökendeki vatandaşların da Cemaat Vakıfları türünde vakıf kurabilmeleri için yasal dayanaktır. )

AİHS nin 53. maddesinde;

" Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri, herhangi bir Yüksek Sözleşmeci Tarafın yasalarına ve onun taraf olduğu başka bir Sözleşmeye göre tanınabilecek insan haklarını ve temel özgürlüklerini sınırlayamaz, ya da onlara aykırı düşecek şekilde yorumlanamaz. "

denilmektedir. Oysa, bu kararla, Müslüman vatandaşlar aleyhine imtiyaz sağlanarak, Müslüman Türk vatandaşlarının kanun önünde eşitlik hakları ihlâl edilmiştir.

Son olarak, aynı sözleşmenin 56. maddesinde,

"Bu Sözleşmenin hükümleri sözü geçen ülkelerde yerel şartlar dikkate alınarak uygulanır."

denilmektedir. Oysa, Türkiye'nin bütün dünyanın tanıdığı çağdaş ve lâik devlet yapısına aykırı ve ayrı bir dine mensup kişilere imtiyaz sağlanmıştır.

SONUÇ OLARAK,

AİHM, Müslüman Türk vatandaşlarının kanun önünde eşitlik haklarını ihlâl etmiştir .

AİHM, bir ülkede imtiyazlı durum yaratacak ve dolayısıyla "bir insan hakları ihlali oluşturacak şekilde" karar veremez.

AİHM, ülkelerin insan haklarına aykırı olmayan hukuk kurallarının cevaz vermediği bir hakkı, bir kişiye veya zümreye tanıyamaz ve tanınması için diretemez.

AİHM, Türkiye'nin, Uluslararası Lozan Antlaşması ile kazandığı bağımsızlık ve egemenlik haklarına, temel niteliklerine, ülke bütünlüğüne zarar verecek bir karar veremez.

AİHM, bir devlet hakkında haksız karar verdiğinde, haksızlığa uğrayan devletin masum vatandaşları için daha ağır bir insan hakları ihlâli meydana gelmiş demektir.

Temel mantık hatası şudur ki,

Türkiye, Atatürk'ün "tam bağımsızlık" ilkesinden ödün verdiğini bilmeden AİHM ni "üst denetleme mercii" olarak kabul edebilmiştir.

AİHM, Türkiye'nin değiştirilemez kaderi değildir.

AİHM nin milli çıkarlarına, iç hukukuna aykırı karar verdiğini gören devletler, sözleşmenin 58. maddesi gereğince sözleşmeyi her zaman feshedebilirler.

58. md. şöyledir:

"Bir Yüksek Sözleşmeci Taraf, bu Sözleşme'yi ancak Sözleşme'ye taraf olduğu tarihten itibaren geçecek beş yıllık bir süre sonunda ve Avrupa Konseyi Genel Sekreteri'ne altı ay önceden haber verilecek bir ihbarla feshedebilir."

SONUÇ VE DEĠERLENDİRME

Cemaatlere mensup gayrimüslim Türk vatandaşı kişiler, diğer Türk vatandaşları gibi eşit haklara ve sorumluluklara sahiptirler; Medeni Yasa ile öngörülen şekilde yeni bir Vakıf kurup, bağış toplayabilir, mal edinebilirler.

Ancak diğer vatandaşlar, nasıl ki din, mezhep veya kökene dayalı vakıf kuramazlarsa, onlar da bu tür vakıf kuramazlar veya Cumhuriyetten önce kurulan vakıfları, bugün kurulmuş gibi işletemezler.

Çünkü; Müslüman olmayan azınlık yurttaşların, Müslüman olan yurttaşlardan bir üstünlüğü ve ayrıcalığı yoktur. Cumhuriyet Kanunları onlara da uygulanacaktır.

Buna rağmen Türkiye, temel gerçekten uzaklaştırılmış, Cumhuriyetle birlikte yürürlükten kaldırılan şer'i hükümlere göre kurulmuş Cemaat Vakıflarının, fiilen eski vakıflar statüsünden çıkarılarak yeni vakıflar statüsüne getirilmesi ve yeni mülk edinme yolunun tamamen açılması dayatması altındadır.

Bu ısrarın sebebini öğrenmek için, özellikle "nam-ı müstear" ve "nam-ı mevhum" (Takma, başka veya gizli isim) sözcüklerinden hareket edilmeli, hangi mülklerin cemaat vakıflarına verilmesinin öngörüldüğü, devlet inceleme raporlarıyla, sayı, yerleri ve değerleri ile ortaya konulmalıdır.

Tarihte bütün devletlerin ortak hareket edebildikleri bir dönem olmamıştır ve olmayacaktır.

Bu mutlak ve küresel hegemonya anlamına gelir ve hayatın olağan akışına aykırıdır. Devletleri ayakta tutan temel, vatan, hürriyet, milliyet duygusu, ortak kültür, adalet ve ordusudur.

Devletlerarası ilişkilere can veren kalp de, "Mütekaabiliyet" (Karşılıklılık) ilkesidir. Bu ilke ölürse, devletlerarası bir ilişki değil, tek taraflı bir dayatma ile alınan imtiyaz var demektir. Üstelik, hakların fiilen karşılıklı olması da yeterli değildir, verilen hakların Uluslararası Antlaşmalarla kazanılan haklara, devletin vazgeçilemez niteliklerine, ve iç hukukuna zarar vermemesi gerekir.

Yani, çağdaş bir devletin kendi hukukunu özgürce oluşturma yetkisinden hiçbir şekilde vazgeçilemez. AİHM nin yetkisini kabul etmekle, haksız kararlar karşısında, devletimizin temel niteliklerinin ve dolayısıyla egemenlik haklarımızın zarar görmesi riskine girdiğimiz anlaşılmaktadır.

Aziz Türk Milleti, en az 4000 yıllık olan tarihinde, hiçbir zaman sömürge yapılamamış, vatan ve hürriyet sözlerini kutsal saymıştır. M. Kemal Atatürk'ün önderliğinde bağımsızlığını yeniden kazanmış, Sevr'i yırtıp atmıştır. Lozan, devletimizin bağımsızlık belgesi, çağdaş ve lâik hukuk sistemimizin temeli ve Türk Milletinin büyük acılar çekerek kazandığı haklarıdır. Lozan üzerinde bütün Türk Halkının, ama en çok şehit ve gazilerimizin hakkı vardır. Türk Milletinin Lozan'dan geri atacağı her adım, parçalanmış utanç belgesi olan Sevr'e doğru atılmış demektir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bundan sonraki adımlarını Lozan'a uygun atması, milli güvenliğimiz ve ülke bütünlüğümüz için hayatî önem taşımaktadır.

Türk Devleti, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür. Milli çıkarlarımız ve ülke bütünlüğümüz, her türlü uluslararası ilişkinin üzerindedir. Türkiye, Lozan Antlaşmasına, Anayasasına, Atatürk İlke ve İnkılâplarına ve kanunlarına aykırı hiç bir dayatmaya uymak zorunda değildir, aksine "hayır" demek zorundadır. Türk Milleti her zaman merhametli, alçakgönüllü ve sabırlı olmuştur, yeter ki haksızlığa uğramasın.

Lozan'a göre Türkiye'deki azınlıklara Yunanistan'daki soydaşlarımıza fiilen verilmeyen hiçbir hakkın verilemeyeceği unutulmamalı, AİHM nin bu kararı, etkili bir şekilde ve derhal protesto edilmeli ve bozulması için yasal girişimlere büyük önem verilmeli, sonuç alınamazsa, yine AİHM sözleşmesinin 14, 53 ve 56. md. gereğince tanınmamalı ve tarafsızlığını yitirmiş AİHS, aynı sözleşmenin 58. maddesi gereğince feshedilmeli, bir imtiyaz belgesi olan 5555 sayılı Yasa tasarısı, kesinlikle geri çekilmeli ve bir daha gündeme getirilmemeli, aksine, yasal durumun Atatürk zamanındaki milli çıkarlarımızı koruyucu ve kendi vatandaşları arasında ayrımcılık yapmayan asıl ve gerçek haline getirilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Türkiye'nin, Atatürk ilke ve İnkılâp Kanunları ile kazandığı haklarından geri adım atmaya tahammülü yoktur.



Kaynaklar: www.cankaya.gov.tr, www.vgm.gov.tr, , www.yargitay.gov.tr, www.anayasa.gov.tr , www.tbmm.gov.tr, www.inhak-bb.adalet.gov.tr, www.atonet.org.tr, vs.
 

Bu yazı toplam 1202 defa okundu.
 
Paylaş
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
GEREKLİ SAYFALAR
YAZARLAR
Reklamlar
Reklamlar
SİTE ANKET
Hayratta nüfus artışı olsunmu
Evet iyi olur
Fark etmez
Olmasın sıkıntı olur
Yatırımdan sonra olur
Geri Dönüş imkanı yok
Reklamlar