27 Nisan 2017 Perşembe Saat 15:43
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Türk Eğitim Sistemi
20 Ağustos 2008 Çarşamba Saat 11:53
Öğretmenler Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası, ne zaman, kimler tarafından kuruldu?

Sendikamız 2005 yılı Ocak ayında kuruldu. Yaptığımız istişareler sonucunda mevcut sendikaların, sendikal hareketlerin ekonomik, siyasal ve çalışma hayatında oynaması gereken rolleri oynamadıkları, buna engel olanınsa kuruluşlarından beri üzerlerine oturdukları temel felsefenin ya da felsefesizliğin, değer yoksunluğunun belirleyici olduğu sonucuna vardık. Hiçbir siyasi partiyle arka bahçe ilişkisi olamayan, eğitim çalışanlarının öz gücüyle, söz, yetki, karar ve yönetimin yalnızca gönül verenlerine ait olduğu ‘gerçek bir sendikacılık’ hareketinin oluşması inancıyla Öğretmen-Sen’i kurduk.

Herkes için özgürlük, herkes için adalet Öğretmen-Sen’in kendisine temel referans kabul ettiği değerlerdir. Yusuf Tanrıverdi, Mehmet Özkan, Şenol Güler, Serdar Orhan, Mehmet Dursun, Bekir Birbiçer, Ömer Taner, Behçet Canöz, Bülent Vural, İmdat Yarım, Ufuk Coşkun, Zeki Sürgit, Osman Nuri Bayrak ve otuz kadar eğitim çalışanının gönül vermesiyle Öğretmen-Sen kuruldu.

Öğretmenler Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası’nın eğitim alanında yaptığı faaliyetler nelerdir?

Sendika olarak kurduğumuz ar-ge de eğitim sistemimizin pedagojik yönden eleştirisini ele almak oldu. Eğitim çalışanlarının içinde bulundukları maddi ve manevi yoksunlukları tespit ederek bunları basınla paylaşmak ve ilgi kurumlara rapor olarak sunmak. Yine idari açıdan eğitim çalışanlarının yaşadığı sorunların tespiti ve paylaşımı. Meslek Liselerine uygulanan katsayı zulmünün yol açtığı sosyal ve ekonomik sorunları tespit edip kamuoyuyla paylaşmak. Katsayı adaletsizliğinin kaldırılması için çeşitli etkinlikler düzenlemek. Üniversitelerde bilimin gelişmesine engel olan YÖK’ün resmi ideoloji adına yapmış olduğu baskıları kınamak.. Başörtülü öğrencilerin eğitimi ve sonrasında çalışma haklarının ellerinden alınması zulmünü çeşitli etkinlerle kınamak ve çözümü üzerinde hükümete baskı kurmak.

Genel olarak Öğretmenler Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası’nın eğitim konusuna bakışından ve Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası’nın amaçlarından bahseder misiniz?

Sanayi devrimiyle birlikte batıda okul kavramı öne çıktı. Bireyin eğitimi misyon olarak bütünüyle okula devredildi. Öteden beri kutsanan bir olgu olan “eğitimin” okula devredilmesiyle birlikte de okul kutsal bir zırh giydi. Eleştirilemez, tartışılamaz kutsal mekânlara dönüştürüldü. Geleneksel eğitim anlayışı bütünüyle sona erdi. Batıda kilisenin rolü azalırken, Müslüman dünyada camilerin rolü azaldı. Müslüman ülkelerde camiler bireysel ve toplumsal kişilik inşasının önemli bir merkeziyken yalnızca namaz kılınan mekânlar haline dönüştürüldü. Bireye ve topluma caminin kazandırdığı değerleri ise laik okullar dışladı. Toplumların okuldan bekledikleriyle, ulus devletlerin okullara yüklediği misyon birbirleriyle çatışır pozisyonda oldu. Türkiye’deki İmam Hatip okulları bu konunun önemli örneğidir. Halk, pozitif bilimleri meslek öğrenmek ve bir kazanç elde etmenin aracı olarak önemserken, kişilik ve şahsiyet kazanma, ahlaki değerlerle donanmış bir insan yetiştirmek içinde İslami bilimlerle donatılarak çocuklarının yetiştirilmesi arzusuyla İmam Hatip Liselerine yoğun bir ilgi gösterdi. Bu ilginin önü halka ve değerlerine karşı bir saldırı olan 28 Şubat darbesiyle kesilmeye çalışıldı.

Ulus devletler bir yandan kendi ideolojilerinin ön gördüğü prototipte insan yetişmeye çalışırken, bir yandan da sanayinin ihtiyaç duyduğu malzemeyi (iş üreten insan) yetiştirmeyi hedefleyerek okulları işlevlendirdiler. Eğitim insanın kendini gerçekleştirdiği, özgürleştirici, kendi olma bilincini sağlayıcı olmak yerine, insanın sınırlandığı, kendine/fıtratına yabancılaştığı, evrende bir özne yerine, egemen gücün kendi çıkarları yönünde kullandığı bir nesnesi haline dönüştürüldü.

Biz sendika olarak eğitime/okula içerden bir eleştiri yaparak eğitim uygulamasının çocuklarımız üzerinde oluşturduğu olumsuzlukların altını çizerken bir yandan da; bireyin kişilik ve şahsiyet kazanımını engellemeyen, onu bir nesne değil özne olarak gören, aileden getirdiği kültür ve inançlarına ve bunları yaşamasına saygı duyan özgürlükçü bir eğitim sisteminin oluşması için gerekli bilgi ve tavrı üretmeye çalışacağız.

Sendika olarak eğitim çalışanlarının eğitime ve buna bağlı olan ülke sorunlara karşı daha duyarlı, daha eleştirel bir bilinçle yaklaşmalarının imkan ve öğelerini üreteceğiz. Öğretmenler Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası, Türk eğitim sistemini nasıl değerlendirmektedir? Öğretmenler Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası, Türk eğitim sisteminin temel probleminin/problemlerinin ne/neler olduğunu düşünmektedir? Bu problemlerin giderilmesi noktasında neler yapılmalıdır?

Bir ülkede eğitimin temel sorunlarını tespit edebilmek için o ülkede siyasal, sosyal ve ekonomik hayatın işleyişine ve bu alanlardaki sorunlara kitlelerin bakış düzeyine ve tepki yoğunluklarına bakmak gerekir inancındayız. Her on yılda bir yaşanan darbelerle ülkenin siyasal sosyal ve ekonomik yaşantısının egemen bürokratik sınıf çıkarları adına alt üst edildiği, her türlü yolsuzluğun, hırsızlığın, hortumculuğun yaşandığı ve her defasında bunların toplumun en zayıf kesimlerine faturalandığı, ülke halkının inandığı değerlerle yaşama hakkının elinden alındığı, düşünce ve ifade özgürlüğünün önünde yığınla engelin olduğu, medyasının, yargısının ‘brifinglerle’ yönlendirildiği, bütün bunlara karşılık halkın yoğun bir ‘bilinç uysallaştırması’ altında kaldığı bir ülkede sormak gerekir, eğitim ne işe yarıyor?

Eğitim kurumları nasıl bir işlev görüyor? Halktaki bu sessizlik kültürün oluşmasından ne kadar sorumludur?

Eğitim, üniversiteleri de sayarsak on altı yıl boyunca tezgâhından geçirdiği bireylere; bir özne olduklarını, düşünme ifade etme, üretme ve ürettiklerinin karşılığını alma haklarının olduğunu bu haklarına karşı saldırı her nerden gelirse gelsin karşı koyma toplumsal bir dayanışma içersine girerek yaşam alanlarını savunmanın ‘insan’ olmanın ve kalabilmenin olmazsa olmaz koşulu olduğunun bilincine vardırmayı mı, yoksa insanın içinde bulunduğu kuşatılmışlığın meşru ve itaat edilmesi gereken bir gerçeklik olduğunu mu salık veriyor? Eğitim, bizce, bu sorular ışığında bakıldığı zaman Türk eğitim sisteminin temel sorunlarının doğru tespit edilebileceğini düşünüyoruz.

Türk eğitim sistemi tek tipleştirici ve dayatmacıdır. Farklı tercihlere, farklı algı ve yorumlara, eleştirel düşünceye kapalıdır. Toplumun inanç ve kültürel değerlerine yabancı ve dışlayıcıdır. Hiyerarşik yapısı militariktir. Öğretmen-idareci, öğretmen-öğrenci, okul müdürü, il,ilçe ve bakanlık yöneticileri arasındaki diyalog ve ilişki eğitimin kendi içinde kendini revize etmesi için gerekli olan diyalog ve katılımı sağlama esnekliğinden çok uzaktır. Eğitimle ilgili her türlü değişim mezun olduktan sonra okula uğramayan teknokratlar tarafından yapılırken, uygulayıcısı olan öğretmenlerin katılımı sağlanmaz. YÖK’ün varlığı eğitim hayatımıza başlı başına sorun üreten bir olgudur. YÖK, darbecilerin bu milletin başına bela olarak bıraktığı bir kurumdur ve darbe kendini YÖK’le yaşatıyor. YÖK bir çıkar grubu örgütledi. Resmi ideoloji savunuluculuğu, hafiyeciliği karşılığında; dokunulmazlık gibi üniversitenin imkanlarını hesapsızca kullanmak gibi bir ayrıcalık YÖK’çülere verildi. YÖK kapatılmadıkça, üniversitelerimiz bilim üreten, bağımsız ve özgürlükçü düşüncelerin üretildiği çağdaş normlara kavuşamayacak inancındayız.

Türk eğitim sisteminin en temel sorunu kendi olamama sorunudur. Türkiye’de eğitim ve eğitim kurumları Müslüman toplumun devlet eliyle kendine yabancılaştırılarak batılılaştırılmasının sağlanmaya çalışıldığı bir işlevi görmek üzere konumlandırıldı. Bütün eğitim kurumlarında çalışanlarında, öğrencilerinde başörtüsüyle bulunmalarına izin vermez. Din dersi adı altında okutulan dersse İslam dininin temel değerlerinin öğretiminden oldukça uzaktır.

İnanç değerlerinden uzaklaşmaları sağlanan gençlikse popüler kültürün tüketim batağında can çekişmekte, uyuşturucu kullanımı, suç işleme, toplumsal değerlerine yabancılaşma, aile bağlarından uzaklaşma konularında özellikle son yıllarda hızlı bir yıkım yaşanmaktadır. Direnç sistemi bozulmuş bir bünye gibi gençliğimiz her türlü saldırıya açık hale getirilmiştir. Ders kitaplarına konulacak konulara Genel Kurmayın müdahale ettiği, bu soru yöneltildiğinde de ‘Türkiye’nin özel koşulları var’ ifadesini Talim Terbiye Başkanın kullandığı bir eğitim sisteminde ciddi hastalıklar vardır. Önce güvenlik diyen ve her türlü hakkın kullanılmasını devletin güvenliğine tehlike olarak gören bir anlayışla karşı karşıyayız. Bu anlayış ise eğitim sistemimizin özünün derinliklerinde hala ağırlıklı bir yere sahiptir.

Öğretmen sayısı yetersizliği, derslik yetersizliğinin yol açtığı sınıf kalabalıklığı, teknik donanım eksikliği gibi şeyler ekonomik imkânlara bağlı sorunlardır. Bütçeden yeterli kaynağın ayrılmasıyla süreç içinde kapanabilecek maddi sorunlardır. Asıl üzerinde durulması gereken sorun ülkemizde yaşanan siyasal, sosyal sorunlara, insan haklarının gelişememesine, özgürlüklere saygının yerleşmemesine, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kalkmamasına eğitim sistemimiz ne kadar katkıda bulunduğudur?

Genel olarak Türkiye’deki sivil toplum ve sivil toplum eğitimi konularını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tanzimat’tan beri devlet modernleştirmenin de tetiklemesiyle toplumu biçimlendirme, yeniden tanzim etme, tepeden aşağı bir değişime zorlama çabası içine girdi. Cumhuriyet dönemi toplumu yeniden şekillendirmenin sınırlarını alabildiğine zorladı. 1940’lara geldiğimizde sivil toplum adına hiçbir şey bırakılmamıştı. Her şey devletin tekelinde ve yönlendirmesi altına girmişti. Var olan bütün kurumlar ‘devletin ideolojik aygıtları’ işlevini görüyordu. Üretilen mitleriyle, oluşturulan kurumlarıyla ‘kutsal şahsiyetler’ merkezinde ‘kutsal devlet’ türetildi.

Topluma tepeden baskılarla yaşatılmaya çalışılan modernleştirme laik ve batıcı özüyle, bu milletin müktesebine yani Müslüman kimliğine ciddi bir dışlama ve saldırı temelinde yapılmaktaydı. Batıya uyum ya da batının baskılarıyla oluşturulan kurumlarsa yine tamamen devlet güdümlü ve kontrollü, özgür, eleştirel ve bağımsız bir kimliği olmayan yapılardı. Bu yapıları sivil toplum örgütü diye tanımlamak olası değildir.

Cumhuriyet dönemi sendikaların çalışma hayatında ki yerlerini alış ve gördükleri işlev ciddi bir örnektir konumuz açısından. Meclis’te 1947’di yılında yapılan tartışmalarda Türkiye’nin sınıflı bir toplum olduğu kabul edilerek cemiyetler yasası çıkarılır. Bu yasa derneklerin ve sendikalarını kurulmasına izin verir. Ancak mecliste yapılan konuşma tutanakları incelendiğinde sendikaların yıkıcı ve devlet yapımıza zarar verici örgütler olduğu yönünde genel bir kanaat oldu görülür. Bu nedenle de yasanın birçok kısıtlamalar içererek çıkarıldığı yine mecliste ifade edilir. 1948 yılında CHP kurdurduğu sendikaları İstanbul İşçi Sendikaları Birliği diye bir çatı altında toplarken, DP’de kurdurduğu sendikaları Hür İşçi Sendikaları Federasyonu çatısı altında topladı. Bunlar 1952’de evlenerek Türk-İş’i kurdular. O yıllarda Avrupa’daki sendikaları olduğu gibi Türkiye’deki sendikaları ve çeşitli örgütleri de anti-komünistlik çalışması içinde finanse edip kullandı. Emperyalizm, sendika işbirlikçiliği ayrıca ele alınması ve incelenmesi gereken bir konudur.

Örgütler kuruluş amaçları temelinde bir faaliyet göstermiyorlarsa o zaman farklı yönlendirmelerin etkisi altında farklı amaçlara hizmet ediyorlar demektir ki yapılması gereken bu örtülü hedefleri ortayı çıkararak bu örgütlerin toplumu yanıltmasını deşifre etmek gerekir. Sendikaların ve pek çok örgütlerin işlevi devlet adına, ya da devletin çeşitli kurumlarının yaptıkları her türlü baskı, istismar ve dayatmayı halkın nezdinde meşrulaştırılmasını sağlamak üzere faaliyet göstermekti.

Devletin kurguladığı toplumda, toplumsal yapılarda kurgusaldır. Bu kurgusallıktan kurtulma çabası toplumda hep var oldu. Ancak gelişmeler ve kazanımlar darbelerle kesintiye uğratıldı. Toplumsal değişimde düşünceler kendini kurumlar aracılığıyla maddileştirirler. Bir kültürel tutumun yerleşmesi kurumların sürekliliği ile mümkün olur.

Batıda sivil toplum örgütleri hükümetle iş birliği yapma temeline gelişti. Bütün dünyada kısa zamanda sayıları milyonları buldu. Tarihsel ve siyasal koşullarında farklılığını gözeterek biz sivil toplum örgütlerinin muhalif bir kimlikle kendini inşa etmeleri taraftarıyız. Özü itibarıyla hegemonik olan devletin ve devletin çeşitli güç araçlarını tekellerine alan toplumsal sınıfların kendi siyasal ve ekonomik çıkarları için kullanarak diğer toplumsal kesimleri baskı altına almalarına, toplumsal kesimler ancak örgütlü yapılarla direnebilirler. Sivil toplum örgütleri bu temelde yapılandıkları zaman gerçek anlamda bir varlık kazanabilme şansını yakalayabilirler ve özgürlüklerin geliştirilmesinde, kazanımların korunmasında rol oynayabilirler.

İçinde bulunduğumuz AB sürecini de göz önünde bulunduracak olursak STK okulunun/eğitimin gelecekteki pozisyonunu/önemini nasıl görüyorsunuz?

AB süreciyle birlikte sivil toplum örgütlerinin öneminin giderek daha da artacağı aşikârdır. Önemli olan bu örgütlerin ortaya çıkaracağı çalışmaların siyasal, ekonomik ve sosyal hayatımıza yansımalarının neler getireceğidir. Küreselleşmeyle ve liberal ekonomin dayatmasıyla devlet yeniden tanımlanarak sermayenin çıkarlarını gözeten ve önceleyen tarzda yeniden yapılandırılıyor. Küreselleşmenin mühendisleri sivil toplumun önemine vurgu yaparak demokrasinin gelişimiyle eşleştiriyor. Ülkemizde bir yandan AB diğer yandan ABD sivil toplum örgütlerine ciddi parasal yardımlar yaparak kendi çıkarları adına arkalamaya çalışıyor. Sermaye-sivil toplum örgütleri ilişkisinin de altını çizmek gerekiyor.

Bizce sivil toplum örgütlerinin ülkemize ve ABD işgali altındaki bölgemize hizmet eden bir yapıda olabilmesi için iki şeyi ilke edinmesi gerekiyor. İçeride; otoriter ve yarı totaliter anti özgürlükçü yapılara karşı özgürlük ve adalet temelinde bir duruş ortaya koyup değişime zorlarken, dışarıya karşı anti-emperyalist bir duruşu göstermelidir.

Anti-emperyalist bir duruşun sahibi olmayan sivil toplum örgütleri Türkiye’nin Müslüman kimliğinden rahatsızlığını her fırsatta dile getiren kimi AB ülkelerinin asimilasyon politikalarının hizmetçisi olurken, diğer yandan ABD sermayesinin ayartmasıyla bölgemizi bir işgal projesi olan BOP’un işbirlikçiliğine düşebilirler.

Sivil toplum devletten bağımsız, ezilen ve yoksullaştırılmış kesimlerin sesi olmalı. Sürekli eşitsizlik üreten, bir yanda zenginliği oluştururken, diğer yanda yoksulluğu oluşturan kapitalist sistem adına ezilenleri manipüle eden yoksulluğun bireysel beceriksizliklerin neticesi olduğu propagandasını yapan, hiçbir ahlaki ve toplumsal değer tanımayan vahşi Pazar ekonomisinin çığırtkanlığını sermayeden aldığı destekle yapan kurumlar ne kadar sivil toplum örgütü olabilirler?

Sivil toplumculuk kavramı ülkemizde oldukça karmaşık. Başına ‘sivil’ sıfatı koymakla bir örgüt sivil olmuyor.

Eğitim alanında hizmet veren bir sendikasınız. Bu faaliyetiniz/çalışmalarınız sırasında karşılaştığınız güçlükler nelerdir?

Sendikal faaliyetlerimizi yapmada önümdeki en büyük engel grev ve toplu sözleşme hakkımızın işverenimiz ve patronumuz olan hükümetler tarafından tanınmıyor olmasıdır. Patronumuz/hükümet karşısında gerçek bir sendikal örgüt görmek istemiyor. Hükümet tam bir aldatmaca olan ‘toplu görüşmeyle’ sendikaları oyalamaktadır. Ellerinde hiçbir yaptırım gücü olmayan kamu sendikaları her defasında elleri boş olarak toplu görüşme masasından kalkmaktadırlar. Bu durum üyelerin sendikalara olan güvenini sarsmaktadır.

Bir diğer önemli başlık ise bu zamana kadar faaliyet gösteren sendikaların partilerle arka bahçe ilişkisiyle kurulmuş olmalarıdır. Aslında bir partinin sendika gibi örgütlenmiş yan kollarından başka bir anlamları yoktur. Yaptıkları iş ise arka bahçesi oldukları partiler hükümete geldiklerinde torpil sistemini alabildiğine işleterek, çeşitli makamlar kaparak arka bahçenin nimetlerinden otlanmaya başlarlar. Bu sendikalar bir yandan da ‘torpil değil, liyakat sisteminin esas alınmasını istiyoruz’ sloganını dillerinden düşürmezler(!). Kendi sendikalarının üyeleri olmayan çalışanlara karşı asılsız ihbarlarla soruşturmalar açtırırlar, sürgün tehditleri yaparak tam bir terör estirirler.

Bu gün eğitim çalışanların yüzde elliden fazlasının sendikasız olması ve sendikal mücadeleye soğuk bakması sendikaların çirkin ve tasvip edilemez tavırlarıdır. Darbelerlerin son yaşadığımız 28 Şubat’ın halkın örgütlü kesimine karşı yönelttiği baskı ve şiddetin çalışanların üzerinde yol açtığı psikolojik etkilerinde, örgütlenmeye ilişkin bir yılgınlık oluşturduğunun da altını çizmek gerekir.

RÖPORTAJI YAPAN: SİVİL TOPLUM DERGİSİ 

Bu yazı toplam 1789 defa okundu.
 
Paylaş
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
GEREKLİ SAYFALAR
YAZARLAR
Reklamlar
Reklamlar
SİTE ANKET
Hayratta nüfus artışı olsunmu
Evet iyi olur
Fark etmez
Olmasın sıkıntı olur
Yatırımdan sonra olur
Geri Dönüş imkanı yok
Reklamlar