19 Ekim 2017 Perşembe Saat 02:17
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Aziz Üstel: Hainlerin son sığınağı ulusçuluktur
20 Ağustos 2008 Çarşamba Saat 11:49
Eşinin 12 Eylül’de silah sesi duymadığı için uyuyamadığını söyleyen Aziz Üstel

 12 Eylül için, " 8-9 Yıldır devam eden bir itiş kakış biter mi? Çünkü başlatanlar iktidar oldu" diyor. HaberX’ten Hülya Okur’a röportaj veren Aziz Üstel, ulusçuluğun "vatan-millet Sakarya" laflarıyla olmayacağını belirterek, adam olmanın baş şartının demokrat olmaktan geçtiğini söylüyor. Söyleşiden bazı satırbaşları şöyle: Türbanı yasaklamak içkiyi yasaklamak gibidir. Kapatma davası açıldı, Abdullatif Şener de açıldı. Mahmut Uslu’ya değnekçi demedim.

“O Aziz biri.. Üstelikte’nin Üstel’inden anlatmaya başlayacağım bir çelebi. Onun ne kadar mütelatif, terbiyeli, kibar olduğunu herkes görebilir ama benim gördüklerim bunların dışında güvenliği olmadığı için yalnız eteklerine kadar çıkılabilinen New York’un hürriyet abidesi, çevresindeki herkesin çok çok üstünde kalan bir heybete ve cazibeye sahip bir Özgürlük Anıtı. Hani bir prensin idaresine bırakılsaydı bu memleket 25 yaşını geçmemiş ve geçmeyecek olan “Aziz Üstel” benim adayım olurdu. Ellerimi sallayarak yürürken ya da ısıtmak için tandır üstünde tutarken onun cebinin içinde ne aradığına olan merakımı da yendim ve şu felsefeyi bir kez daha Sayın Üstel sayesinde kurdum:”Eli cebine gitmeyenlerin eli, bir başkasının cebinden çıkmaz olur.”

HÜLYA OKUR- Ekranların ilk talk show’unu 1988 yılında “Gecenin Konukları” ile yaptınız. Bu ilk, sizi konuşturan mı, konuşan mı, show yapan biri olarak mı tarihe yazdı?

AZİZ ÜSTEL- Beni tarihe geveze eden bir adam olarak yazdı bence. Çünkü talk show yapmak için adı üstünde gevezelik, konuşabilme programı. Bir kültür alt yapısı gerekiyor. En önemlisi hiçbir şeyin ustası, bir çok şeyin çırağı olacaksınız. Bir tek şeyin ustası iken diğer bir çok şeyden habersiz olursanız bu işi yapamazsınız. Her şeyden düşük bir doz olacak. Belli bir mürekkep yalamışlığınız olacak ki rahat rahat konuşabilesiniz. O çok tutan ve uzun yıllar süren bir program oldu. Dokuz küsür yıl sürdü ve beşyüz küsürlük program, TRT’de başladı bir yıl sürdü ve sonra sekiz yılı starda geçen süreçti o. Ama o türünün ilkiydi. Benim başıma çok dert açtı. Çok sıktı beni. Çünkü bizim TRT’nin o zamanki kafa yapısı(hoş bugün de pek farklı değil ama) insanlar tek boyutlu, kartondan kesilmiş gibiydi. Annesiyle konuşurken bile, -Nasılsınız hanımefendi? diye konuşurdu ekranda. Halbuki ben, bir Ferhan Şensoy, Müjdat Gezen gibi çok sevdiğim insanlarla konuşurken, kendi isimleriyle hitap ettim. Onu fevkalade yadırgadılar, ekranda bacak bacak üstüne atmayım diye… Bunlar çok hissi şeyler değildi Türkiye’de. Ama çok ağır, hadlerini aşan eleştiriler yaptılar. Zaten biz millet olarak haddimizi aşmayı severiz, birini eleştirdiğimiz zaman. O çok tatsızdı başladığında ama sonradan alışıldı.

“KENAN EVREN’İN EMRİYLE TRT’DE İŞİME SON VERDİLER”

HÜLYA OKUR- Evet bu tenkitlerden biri….Cumhurbaşkanı resepsiyonunda Kenan Evren sizi TRT’de yaptığınız programlar için ’Sen benim karşıma geçiyorsun, bacak bacak üzerine atıp sigara içiyorsun, kahkahalar atıyorsun.’ diye eleştirmişti. Halkın önünde saygıyla eğilme geleneğini size bozdurtan neydi?

AZİZ ÜSTEL- Cumhurbaşkanı değil. Cumhurbaşkanı olmadı hiçbir zaman. Devlet başkanı olduğu içindi. Bunun akabinde benim işime son verdiler zaten. Ben orayı kendi evim gibi görüyordum. Evinizde insanlarla nasıl samimi sohbetler edersiniz, evime dönüştürmek istemiştim. O evde de ben, evimde nasıl davranıyorsam, orada da öyle davranıyordum ve konuklarım da aynı rahatlığı algılayıp, onlar da o biçimde davranıyorlardı ve çok keyifli bir iş ortaya çıkıyordu ama gelin görün ki insanlar garip bir biçimde tepki göstermeye başladılar. Elitlere özgü değildi, halkın her kesimine daha bir açık programdı. Onun için dönemin devlet başkanı Kenan bey olmak üzere kimi insanlar ona çok sinirlendiler, Kenan beyin emirleri çerçevesinde benim işime son verdiler TRT’de. Ama büyük bir faydasını gördüm çünkü; Star televizyonuna geçtim ve TRT’de aldığım paranın çok daha fazlasını aldım.

“KAPATMA DAVASI AÇILDIKTAN SONRA SEN NİYE BİRDEN BİRE AÇILDIN, ABDÜLLATİF ŞENER?”

HÜLYA OKUR- Biraz da devlet politikalarına değinelim….Abdüllatif Şener için,” ’Latif abi AK Parti’yi dövmeye devam ediyor’ başlığını kullandığınız yazıda, Ahmet Kekeç’in tabiriyle ortadaki nahoş durumu ’Latif abinin bireysel tutkuları’yla açıklamaya çalıştığınız konusuna dönecek olursak, AK Partiyi kendi adamının vurması mümkün mü?

AZİZ ÜSTEL- Ben fırsatçılığın insanlara çok şeyler yitirdiği kanısındayım. Abdüllatif Şener’in çok değerli bir insan olduğu söyleniyor, ben tanımıyorum kendisini. Devlete hizmetleri vardı ancak bir takım şeyler olup bittikten sonra yakınmak benim kitabımda yazmaz. Ben eğer birinin bir şeyinden şikayetçiysem, gider yüzüne söylerim. Ve o eylem olduğu zaman söylerim. Yani sen Cumhurbaşkanlığı seçimlerine karşıysan, seçim zamanı çıkıp söyleyeceksin, karşıyım diye. Kapanma davası açıldıktan sonra sen niye birden bire açıldın? Bunları daha önce söylesen, çok daha geçerli olur ve çok daha saygıyla dinlenir. Bu tür şeyler beni rahatsız ediyor. Düşen yada sendeleyene çelme takmak, benim kitabımda yazan şeyler değil. Bilakis ona destek olmak lazım. Tabi ki sıkıntıları olabilir, yakınmaları olabilir ama bunların bir zamanlaması vardır. Zor günlerin ortasında kalkıp kendi kurduğun, programını yazdığın siyasi partideki kimi uygulamaları değiştirmenin zamanı değil, onun zamanı daha önceydi. Nasrettin hoca misali testi kırıldıktan sonra olmamalıydı.

“HAİNLERİN SON SIĞINAĞI ULUSÇULUKTUR”

HÜLYA OKUR- Bir köşe yazınızda, İtalya’da Sovyet işgali sonrası ülkede direnişi örgütleyip başlatmak ve ’Acil durumlarda’ ülke içinde operasyonlar düzenlemek amacıyla kurulan, şifre adı Gladio olan bir gizli ordu ile Ergenekon’un benzerliklerini ortaya koymuştunuz. Ergenekon’u meşru kılan zihniyetin kökenin de gerçekten vatana bağlılık mı, ihanet mi var?

AZİZ ÜSTEL- Aşırı ulusçuluk var. Emile Zola’nın “Dreyfus davası” adlı kitabında çok önemli bir derinlik var. “Hainlerin son sığınağı ulusçuluktur. “Dreyfus’un davasında söylenen son laflarından birisidir bu. Emile Zola’nın çok sıkça dile getirdiği bir laf bu. Çünkü ulusumuz üzerine çok ciddi kafa yormuş bir adam bu. Bunlar ulusçuluğu bilmiyorlar. Ulusçuluğun, vatan-millet-sakarya’sına takılmış kalmışlar. Bugün bir yazı yazıyorum:”Türkiye’den İran’a 10 milyar dolarlık yatırım” diye. Türkiye, İran’da Güney Pers gaz bölgesini satın alıyor bir Türk firması, ulusçuluk bu. Yoksa ben yıllardır zarar etmiş, perişan olmuş kitlenin satılmasına karşı çıkmak ulusçuluk falan değil. “Yabancıya toprak sattırmam!” Bu zamanında Necdet Calp’ın, Özal’a ben köprüyü sattırmam zihniyeti gibi bir şey. Kimse köprüyü alıp bir yere gitmiyor. O Bodrum’daki evi de alıp bir yere götürmüyor. O evi taşımıyor adam, toprağı da alıp götürmüyor bir yere. Orası senin ülkende duruyor, sahibi o adam olabilir. Yarın başka birine satar. Bu da Türk de olur. Bu ulusçuluk falan değil. Demokrat olmanın tanımlamasını yapmak lazım. Demokrasi sadece benim için çalışmaz. Herkes için çalışmak zorunda. Sadece ben demokrat değilim, herkes demokrat olmak zorunda. Ben başı açık bir hanımın üniversiteye girmesini, sonuna kadar savunurum, mini eteği de savunurum. Başı kapalı kızı dışarıda bırakmanın bir anlamı yok. Siyasal simge lafı fevkalade yanlış bir laftır. Siyasal simgeyi başka bir şeye çevirirler. Yarın öbür gün bir adam boynunda haçla gider, bir başka adam Yahudi takkesiyle girer içeriye o zaman onlara da engel olamazsınız. Ama şu bir gerçek ki, insanların dinsel inançlarından dolayı onlara yasaklar getirmemek yanlış ama herkes için yanlış. İçki satmak yanlıştır zihniyeti ne kadar yanlışsa, türbanlı insan üniversiteye giremez zihniyeti de o kadar yanlış bence. Demokrat olacaksınız, adam olmanın baş şartı, demokrat olmaktır.

“EŞİM NESLİHAN 13 EYLÜL’DE SİLAH SESİ DUYAMADIĞI İÇİN UYUYAMADIĞINI SÖYLEMİŞTİ”

HÜLYA OKUR- Demokrat olamayanlara örnek olarak…..Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz’ün bir suikaste kurban gitmesini ele aldığınız köşe yazısında bu cinayeti, “Bülent Ecevit’e verdiği kontrgerilla raporundan dolayı. Hani bu günkü adıyla Ergenekon!”na bağlıyorsunuz. Peki Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Zekeriya Öz’ü de bu akıbeti bulmamasını sağlayacak yol ne olabilir?

AZİZ ÜSTEL- Çok iyi korunması gerekir. Böyle bir şeyin olmaması gerekir. Bunların hepsi Lüksemburg’ta, İtalya’da da, Fransa’da da, Almanya’da da açığa çıkarıldı. Kimisi bunların yer altına girdi, yok oldu bu tür örgütler. İkinci dünya savaşı sonrası kurulan geride kalanlar bunlar. Adı budur, Ergenekon’un, geride kalanlar. Geride kalanlar örgütüdür bu. Onun da aslı, Avrupa’nın Sovyet işgali sonrasından direniş meselesiydi. Sovyet işgali gerçekleşmeyince bu adamlar birden bire kendi ülkelerini yönetmek istediler. CIA’de bunları çok kışkırttı. Özellikle İtalya seçimlerinde komünistlerin iktidarı ele geçirmesi söz konusu olunca bir sürü faaliyetleri oldu. Daha sonra Almanya’da bu çok ciddi biçimde ortaya çıktı. Türkiye’de de bunu biz çok gördük, 27 Mayıslarda, 12 Eylüllerde. Rahmetli Neslihan ile ilgili çok ilginç bir anım vardır. 12 Eylül’ün, 13 Eylül’e bağlandığı gece…Tunalı Hilmi Caddesindeki evimizde oturuyoruz, saat 12:00 gibi. Neslihan dedi ki: “Aziz bir türlü uyku tutmuyor beni” “Niye Neslihan?” dedim. “Silah sesi yok “dedi. Yıllardır Tunalı Hilmi Caddesi, Küçükesat bölgesinden hep silah sesleri gelirdi bize, sabaha kadar. 8-9 Yıldır devam eden bir itiş kakış biter mi? Niye? ‘Çünkü başlatanlar iktidar oldu.’ dan başka bir yorum yapamıyorum. %100 yanılıyor olabilirim ama kitaplar da bunu söylüyor.

“KENAN EVREN HESAP VERMELİ, BİR TAKIM ŞEYLERİ AÇIKLAMALI!”

HÜLYA OKUR- 12 Eylül dedik de, Ergenekonu soruşturmaya Kenan Evren’den başlamak lazımdı diyorsunuz.

AZİZ ÜSTEL- Kesinlikle. Çok insanın canı yandı. Çok insanın kanı yerde kaldı. Ve çok insanın hayatı bitti, mahvoldu. Bu insanlara birinin hesap vermesi gerekiyor. Burada en azından Kenan beyin bir takım şeyleri açıklaması gerekiyor. Kendi açıklaması var: “Derin devlet biziz, devlet gibi bir tehlikenin üstüne biz geliriz” diyor.

HÜLYA OKUR- ‘Efendim ben haftaya yine buradayım, beklerim’ dediğiniz programlarınızdan sonra sizi başka nerelerde görmeyi beklemeliyiz?

AZİZ ÜSTEL- Bir takım teklifler tasarılar var. Bizim CNNdeki, 24’teki Patron katı devam ediyor. Onun dışında bir iki tane daha öneri var ama onların zamanı var.

“ZEKAMI VE AKLIMI AYNI POTADA ERİTEMEDİM”

HÜLYA OKUR- Çok severim dediğiniz, halasının torunu olduğunuz Ömer Çavuşoğlu sizin ağzınızın iyi laf yaptığını, Osman Tanburacı’ya göre daha pratik daha zekâ kıvılcımları ihtiva eden ifadeler kullandığınızı söylemiş. Zekanızı doğru yerde doğru zamanda kullandığınıza inanıyor musunuz?

AZİZ ÜSTEL- Hayır. Ben zekamla aklımı aynı potada eritemedim. Çok az erittim, genelde eritemedim. Genelde çok zekice davrandığım dönemler oldu, çok akıllıca davrandığım dönemler oldu ancak ikisini de aynı potada eritebildiğiniz zamanlar başarılı oluyorsunuz. Onları aynı potada erittiğim zamanlar, başarılı zamanlardı. İkisini de aynı potada eritemediğim zamanlar ise, iki seksen yerlerde yattığım, süründüğüm dönemlerdir. Mehmet Barlas’la da akrabalığım var. Yeni eşimden dolayı. 12 yıllık eşim Merve ile de kardeş çocuğudur, Gazianteplidirler onlar. Ben çok severim Mehmet’i. Benim Türkiye’de tanıdığım uzak ara en kültürlü, en bilgili insanlardan biridir ama gel gör ki o da zaman zaman zekasıyla aklını aynı potada eritemiyor. Senin ne işin var ana haber spikerliğinde?

HÜLYA OKUR- Sizin aklınızı ve zekanızı eritemediğiniz pota mesleğiniz miydi?

AZİZ ÜSTEL- Tabi tabi yanlış seçimler yaptım. Yanlış programlar yaptım. Özel hayatım da da yaptım, iş hayatımda da yaptım. Ama artık 25 yaşına ulaşınca insan ikisini rahatlıkla bir potada eritebiliyor.

“ALEVİLİĞİ ADNAN POLAT’A KARŞI KULLANANLARIN ELİNDEN SİLAHINI ALMAK İSTEDİM”

HÜLYA OKUR- Evet size yanlış gelenler hala bize göre değişiyor. Eski programlarınızda insanları aşağıladığınızdan dolayı suçluluk hissetmişsiniz. ‘‘Gecenin Konukları’’ adındaki talk show’u ilk yapan kişiydiniz. Kanal E’de” Azizname”adlı programında da Adnan Polat, Alevi olduğunu da ilk kez bu programda açıklamıştı. Bilinmeyenleri sunarken açık yakalamış gibi görünmemek için ne yapıyorsunuz?

AZİZ ÜSTEL- Bu ayıp bir şey değil. Bunun da bilinmesinde fayda vardı. Ben o programı yaparken Adnan bey, Büyükşehir Belediye Başkan adayıydı. Bunu, kendini zeki zannedenler Adnan’a karşı silah olarak kullanmaya çalışırlarken ben de bilinsin ki, ellerindeki silah olmaktan çıksın istedim. Ben kimsenin açığını yakalamak gibi bir niyetim yok. İnsanların özeli beni hiç ilgilendirmedi. İnsanların açığını yakalamanın, utandırmanın, insanları küçük düşürmenin, insanlara çamur atmanın, kara çalmanın çok yanlış şeyler olduğu kanısındayım ben. Bunlar çok ayıp ki insanın, insanlığını götüren şeyler bunlar.

“MAHMUT USLU’YA DEĞNEKÇİ DEMEDİM”

HÜLYA OKUR- Hıncal Uluç köşesinde, Mahmut Uslu’ya“Değnekçi” demenizden dolayı mahkemeye verilmiş olduğunuzdan bahsetmişti. Sizin arabanızdan otoparkçı gibi ücret mi talep etmişti? Neye göre değnekçiydi?

AZİZ ÜSTEL- Ben değnekçi demedim. O da bir yanlış anlaşılmadır. Ben de o da dava açtık beraat ettim. Onun açtığı dava hakaret davasıydı. Ben örnekleme yapmıştım. Mesela ben Galatasaray’ı çok seviyorum ama Fenerbahçe’yi sevmiyorum desem, bu lafların içinden bazı kelimeleri çıkartırsanız, Galatasaray’ı sevmiyorum kalır. Bunun gibi ben asla Mahmut beye değnekçi demedim. Mahmut beyin tavırlarından dolayı kendisini eleştirdim. Bir Galatasaray- Fenerbahçe maçı sonrası takındığı tavırları eleştirmiştim. Ama sonra bunu bir internet sitesi aldı, kendi kafasına göre yorumladı ve yayınladı, o internet sitesinde çıkan yazıya dayanarak dava açtı, ben de Galatasaray’a karşı lig tv’de bir takım görüntülere dayanarak karşı dava açtım. Bitti gitti.

“SİLAH MÜMESSİLİ DEĞİLİM, NEFRET EDERİM SİLAHTAN”

HÜLYA OKUR- Hakkında "Türkiye’ye getirilen, Hilton otellerinin varisi olmanın dışında hiçbir özelliği olmayan Paris adlı hatun geç geldi diye, Ergenekon gibi bu ülkenin gerçekten çok önemli bir sorunuyla dalga geçmeye kalkıştın mı ve de bunu üç beş şapşalı güldürmek adına yaptın mı, adama ’höst!’ derler..."diye yazdığınız Mehmet Ali Erbil’in size yanıtı gecikmemiş ve “Bıraksın o sunuculuğu, gazeteciliği falan, silah tüccarlığına devam etsin.”demiş. Silahı ne kadar iyi kavrıyor ve seviyorsunuz, silah mümessili olduğunuz doğru mu?

AZİZ ÜSTEL- Hiç sevmiyorum, nefret ederim. Hayır efendim mümessili falan değilim.Ben bundan 25 sene evvel, Sesna tipi uçak üreten bir şirketin mümessilliğini almıştım bir arkadaşımla birlikte. O zaman gazetecilik yapmıyorduk, mümessillik yaptığımız bir dönemdi. Bu şirket sonra gitti, Smith-Wesson adlı firmayı satın aldı. Ben silah mümessilliği yapmadım. Mehmet Ali’ye gelince, El Kaide ile ilgili söylediği son saçma sapan laflar ortada. Şoförüne silah çekmek gibi garaip garip olayların içinde. Mehmet Ali’ye benim söyleyecek lafım yok. Mehmet Ali benim eskiden tanıdığım ve çok sevdiğim delikanlı döneminin birinci sınıf oyuncusu değil artık. Bambaşka bir adam. Tanımıyorum onu. Kim olduğunu da bilmiyorum. Silaha karşı özel bir ilgim olmadı, nefret ederim silahtan.

“OTOMATİK PORTAKAL KİTABI BENİ ÇOK YORDU AMA ÇOK TUTULDU”

HÜLYA OKUR- Anthony Burgess’in çevirisini yaptığınız “"Otomatik Portakal"isimli kitabıyla, tüm hayvanların en zekisi insanoğlunun makineleşmesine karşı bir savaş açılmıştı. Sanayi ülkeleri teknolojik gelişmelerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini gidermeye çalışırken gelecek kuşakları koruyabilir mi? Bu kitap sizi ne kadar etkisinde bıraktı?

AZİZ ÜSTEL- O kitap 1984’te Hayvanlar çiftliği adlı kitaptan esinlenerek elde edilmiş bir kitaptı. İnsanların yavaş yavaş makineleşmesi ve toplumun her katmanına yayılmış olan şiddeti alıp genlerine yerleştirmesi sonucu o şiddetin dışa vurumu ve her şeyin şiddetle çözüleceği 60’lı yıllardan miras kalan uyuşturucu kültürünü ve şiddeti iç içe örer. Burgess’in ap ayrı bir dili vardı onu vurgulamak için. Ben de Türkçe de kimi sözcükleri birleştirerek yeni sözcükler türettim. Çok yormuştu beni. Ama çok tutuldu, çok beğenildi, bilme kaçıncı baskısı yapıldı hala satılır halde. Dil, tarih, coğrafya ve edebiyat fakültelerinde bunun üzerinde tez yapıyoruz, sizinle görüşmek istiyoruz diyen öğrenciler oluyor. İlginç ve temiz bir işti o.

“BENİM KEMİK YAŞIM DA, HİSSETTİĞİM YAŞ DA 25”

HÜLYA OKUR-Anneniz Yeta Silay’dan Ankara’da dünyaya geldiniz. Mânevi kudret ve kuvvet sahibi manasına gelen Aziz”ismine layık olmak için neler yaptınız? Çocukluğunuz bu kudrete gölge düşürecek yaramazlıkta mı geçti?

AZİZ ÜSTEL- Yo. Yaramaz yapacak fazla vaktim olmadı. Çünkü ben aşağı yukarı 12 yaşından beri çalışıyorum. Yapmadığım iş kalmadı, manav çıraklığından, lağım temizciliğine kadar. Tabi bunları Amerika’da yaptım. Ben tek başıma büyüdüm. Çünkü annem ve babam ayrıldıktan ve biz Amerika’ya taşındıktan sonra tek başıma büyüdüm ve yaşadım. Ben o lafa çok inanırım, “İnsanlar dünyaya tek başına gelir, tek başına gider.”Adıma layık olacak olağan üstü bir iş yapmadım hayatımda. Ama iki ayağımın üzerinde durmayı iyi becerebildim o kadar.

HÜLYA OKUR- Bir televizyon programında güzellik yarışmasından dördüncü çıkmış bir kıza, annesini ve babasını sorduğunuzda, kız ise anne ve babasını tanımayacağınızı, belki babaannesini tanıyacağını söylemiş. Hissettiğiniz yaş hangi durumlarda kemik yaşınızla kavga haline giriyor? AZİZ ÜSTEL- Benim kemik yaşım da, hissettiğim yaş da 25. Onun için fark etmiyor. Ben kendimi çok genç hissediyorum. Gençlerle çok daha rahat anlaşabiliyorum. Çok daha rahat dialog kurabiliyorum. Çünkü gençler bağnazlaşmadıkları için, dünyaya at gözlükleriyle bakmadıkları için, onlarla her konuda geniş kapsamlı konuşabilmek ve paylaşabilmek olası. Ama insanlar yaşlandıkça ön yargılara kapılıyorlar. Ben ön yargılı ve demokrat olmayan insanlarla konuşmaktan nefret ederim. Zihinsel yaşım o bakımdan biraz ilerlemiş olabilir ama kemik yaşımda hiç böyle bir şey yok, kemik yaşım 25 civarında.

HÜLYA OKUR- Bize de öyle gözüküyor….1979’da evlendiğiniz, göğüs kanserinden hayatını kaybeden eşiniz Neslihan Gence’den sonra halatlarınızı nereye bağladınız, kadınların hayatınıza girmesi kadar çıkmasını hızlandıran bir ruh haline büründünüz mü?

AZİZ ÜSTEL- Halatlarımı binlerce boş limana bağladım. Ernest Hemingway’in bir lafı vardır: “Çok üzer ölümle iç içe yaşarsanız, yaşamın cinsellikten geçtiğini sanırsınız.” Bu bir yanılgıdır tabi ama ben bunu çok uzun süre yaşadım ve bunun da çok zararını gördüm.
http://www.sivildusunce.com/Roportaj.aspx?id=39
 

Bu yazı toplam 2671 defa okundu.
 
Paylaş
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
GEREKLİ SAYFALAR
YAZARLAR
Reklamlar
Reklamlar
SİTE ANKET
Hayratta nüfus artışı olsunmu
Evet iyi olur
Fark etmez
Olmasın sıkıntı olur
Yatırımdan sonra olur
Geri Dönüş imkanı yok
Reklamlar